Açıklamalar

Yaşasın 1 Mayıs! | AÇIKLAMA

0

1886 yılında ABD’nin Chicago kentinde tekstil işçilerinin “8 saatlik iş günü” mücadelesi burjuvazi tarafından şiddet ve kanla bastırdı. 1889’da ise 2. Enternasyonal, 1 Mayıs’ı bütün dünyadaki işçi ve emekçilerin mücadele günü olmasını kararlaştırdı. 1 Mayıs böyle bir tarihsel anlama sahip olsa da süreç içerisinde kapitalizme, faşizme, emperyalizme ve her türlü baskı ve tahakküm ilişkisine karşı mücadele gününe dönüşmüştür.

Kapitalist sistemin işleyiş mantığı işçi ve emekçilerin emeğini nesneleştirdi. İşçi ve emekçileri ancak yaşamda kalabilecek kadar ücrete mahkûm etti. İşçi ve emekçiler, her türlü sosyal haktan mahrum bırakıldı. Barınma, beslenme, eğitim ve benzeri hakları egemen sınıf tarafından gasp edildi. Kapitalist sistem işçi ve emekçileri sadece ekonomik olarak sömürmedi, aynı zamanda emekçileri kapitalist sistemin çalışma koşullarında birer nesneye dönüştürdü. Kapitalist piyasaya emeğini satarak dâhil olan birey, kendi etkinlik gücüne yabancılaştı. Kendisini bir insan olarak duyumsayamadı. Kapitalist sistemde insanlar birer otomata dönüşmüştür. Kendi varlıklarını ancak iş yerlerinden çıktıklarında ya da çalışma sürecinin dışında hissedebilirler.

Toplumsal mücadelenin yükseldiği dönemlerde işçi ve emekçiler burjuvaziden bazı tavizler kopardı. Bu süreçte belirli reformlar yapan burjuvazi, işçi ve emekçilerin bazı sosyal haklarını tanımak zorunda kaldı. Sürecin değişmesiyle kapitalist sistem daha önce kazanılmış olan hakları birer birer gasp etmeye başladı. Neo-liberal süreçle birlikte sermaye dizginsiz bir biçimde yaşama hükmetti. Gelinen aşamada sosyal haklar gasp edilmiş durumda. İşçi ve emekçiler, “esnek çalışma” olarak nitelendiren süreç içerinde her türlü güvenceden yoksunlaştırılarak sınırsızca sömürülmektedir.

Soğuk savaş döneminin kapanmasıyla birlikte kapitalist-emperyalist güçler arasındaki fetih ve sömürgecilik yarışı yeniden ivme kazandı. Kapitalist-emperyalistler bu doğrultuda dünyayı savaş alanına çevirdi. Dünyanın birçok bölgesinde devam eden savaş ve çatışmalar sistemin sömürgeci siyasetinin tezahürüdür. Ezilen ulus ve milliyetlere dönük yürütülen sömürgeci siyasete karşı ezilen ulus ve milliyetlerin mücadelesi devam ediyor. Türk egemen sınıfı, Türkiye ve Kürdistan’da ezilen ulus ve milliyetleri yönelik ekonomik, siyasal ve kültürel araçları kullanarak milli baskı ve eritme siyaseti yürütüyor. Zorla kültürleme politikası nedeniyle coğrafyamızda yaşayan ulus ve milliyetler ulusal benliklerini yitirmekte ve Türkleşmektedirler. Kürt ulusu yaşanan bu süreç içerinde ruhî şekillenme halini güçlendirerek Türk egemen sınıflarının siyasetine karşı maneviyatını ve ulusal gerçekliğini ilerletti. Kürdistan’ın 4 parçasında Arap, Fars ve Türk egemenlerinin milli zulüm siyasetine karşı mücadelesini sürdürdü. Türk egemenleri, Kürdistan’da yaşanan her gelişmeyi kendi kırmızı çizgisi olarak görmektedir. Kürdistan, Hatay, Kıbrıs ve Artvin gibi yerleri kendi bakiyesi olarak gören Türkiye buralarda açığa çıkacak her türlü gelişmeyi var gücüyle engellemeye çalışıyor. Türkiye’nin dünyada ve bölgede büyük egemen güç olma stratejisi bölgeyi içerinden çıkılmaz bir duruma getirdi. Türkiyenin, Suriye, Libya ve Kürdistan’da yürüttüğü saldırgan siyaset, içeride de inkâr ve imha siyasetinin derinleşmesine neden oldu.

Kapitalist sistem sadece insan üzerinde sömürü ve tahakküm ilişkisi kurmuyor. Sınıflı toplum henüz açığa çıkmadan önce insanlar mülkiyetçiliği doğa ve canlılar üzerinde kurmuşlardır. Dolayısıyla bugün insanların birbirleri üzerinde kurmuş oldukları mülkiyet ilişkilerinin temeli insanın doğa üzerinde kurduğu mülkiyet ilişkisine dayanmaktadır. Tarih boyunca insan merkezli sistemler, doğayı ve canlıları sınırsız bir biçimde sömürdü. Gelinen aşamada doğa ve canlılar kapitalist sistemin saldırıları karşısında talan edilişinin zirvesini yaşıyor. Ekosistem üzerinde sistemin yaratmış olduğu tahribat had safhaya ulaştı. Son olarak dünyayı etkisi altına olan korona virüs pandemisi, kapitalist sistemin doğayla kurmuş olduğu sömürü ve tahakküm ilişkisinin sonucudur.

Kapitalist sisteme içkin olan patriyarkanın cinsiyetçi, ayrımcı ve ötekileştirici siyaseti, emek alanından eğitime, eğitimden aileye kadar yaşamın bütün hücrelerine sızmış durumda. Kadınlar, yaşamın her alanında cinsiyetçi kodlarla ötekileştiriliyor. Türkiye ve Kürdistan’da patriyarkanın ve sistemin cinsiyetçi politikalarına ek olarak din, kültür ve gelenek etkisiyle süreç daha da ağır hâle geliyor. Öyle ki, Türkiye ve Kürdistan’da taciz, tecavüz, istismar ve kadının bedenine müdahaleler toplumun büyük bölümünde sıradan hale gelmiştir.

Sistemin cinsiyetçi, heteronormatif mantığı ve işleyişi LGBTİ+’ları yaşamda yok saymaktadır. Türkiye ve Kürdistan’daki sistemin dinsel, ahlaki ve geleneksel “değer” yargıları toplumda LGBTİ+’lara karşı siyasetin daha da katı olmasına neden oluyor. Toplum, LGBTİ+’lara karşı nefret, ayrımcılık ve şiddetinin motivasyonunun kaynağını Türkiye’deki sistemin “değer” yargılarından ve devletin antidemokratik işleyişinden alıyor. Toplumda oluşan bu maneviyatın arka planı kapitalist sistemin cinsiyetçi ve normatif yapısı ile Türkiye’deki kültürel ve ahlaki yapıdır.

Kapitalist sistemde, her şey piyasanın mantığına göre düzenlenmiştir. Bu alanlardan birisi de eğitimdir. Kapitalist sistem, bilgiyi ve bilimi metalaştırdı. Eğitim emekçilerini ve bilim insanlarını kendi ücretli emekçisine; öğrencileriyse tornadan geçirilerek sisteme uyumlu olması istenen nesnelere dönüştürdü. Eğitimin kapitalistler için anlamı yalnızca budur. Özellikle neo-liberal süreçle birlikte eğitim tamamen piyasalaşmıştır. Türkiye ve Kürdistan’da eğitim sistemi burjuva-demokratik ülkelerdeki sistemlerden daha fazla problemlidir. Genel olarak kapitalist dünyada eğitim cinsiyetçi, anti-bilimsel, faşist ve ırkçı ve benzeri bir içeriktedir. Bu durum Türkiye’deki sistemin kültürel ve geleneksel kodlarıyla birleştiğinden çok daha problemlidir. Ezilen ulus milliyetlere, kadınlara, LGBTİ+’lara ve benzeri toplumsal kesimlere dönük nefret ve ayrımcılık öğeleriyle doludur. Bu yanıyla Türkiye’de “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde ve erişilebilir eğitim” mücadelesi daha da anlam kazanıyor. Öğrencilerin barınma, beslenme ve ulaşım hakları ücretli ve koşullarıysa son derece kötüdür. Eğitim kurumlarına giriş sınavları ve daha sonraki süreçte işe ve kadroya alım sınavları son derece adaletsizdir. Öyle ki, Türkiye’de sınavlar dâhi yeteli olmuyor. İnsanlar mülakat sistemiyle ve dahası iktidar partisi yanlısı olma ya da devlet bürokrasinde bir tanıdığı olması kıstasıyla atanıyor. Devrimci, demokrat ve yurtseverler bu anlamıyla sisteme karşı çıktıkları için atanamıyor ve atanmış olanlar da KHK’larla hukuksuz bir biçimde ihraç ediliyor.

Türkiye’deki sistem gelinen aşamada en küçük demokratik talebi dahi yok sayıyor. Basın ve ifade özgürlüğü Türkiye’de sistemden ve özel olarak da Erdoğan ve AKP’den yana yapılıyorsa haklı ve meşru olarak değerlendiriliyor. Bu durumun dışında habercilik yapan basın ve basın emekçileri her türlü baskıya maruz bırakılıyor. Türkiye’de sistemin, devletin ve iktidar partisinin hoşuna gitmeyen şeyleri yapmak suç olarak değerlendiriliyor. Sistem, kendisine biat etmeyen herkese karşı zor araçlarını devreye sokuyor. Türkiye’deki hukuk ve adalet sistemi de burjuva demokrasilerindeki kıstaslara bile uygun değildir. Mahkemelerin verdikleri kararlar bunun göstergesidir. İnfaz yasası nedeniyle tutukluların tahliye edilmesi sürecinde tecavüzcülerin, tacizcilerin, mafyaların serbest bırakılması ve gazetecilerin, muhaliflerin, siyasi tutsakların bu kapsamın dışında tutulması bunun sadece küçük bir örneğidir.

Kapitalist sistemin yaşamın bütün alanında geliştirmiş olduğu sömürü ve tahakküm ilişkilerine karşı mücadele, yaşamın bütününde yürütülecek bir mücadele ve dayanışmayla mümkün olabilir. Kapitalist sömürüye, emperyalist saldırganlığa ve işgallere; faşizme ve her türlü zorbalığa, patriyarkanın cinsiyetçi ve normatif siyasetine, eğitimin metalaşmasına karşı 1 Mayıs’ı bulunduğumuz her alanda sisteme karşı isyana dönüştürelim. Mücadele belirli zamanlara ve mekanlara hapsedilecek bir şey değildir. Pandemi nedeniyle alanlarda buluşamasak da sisteme karşı geliştireceğimiz her isyan ve reddetme pratiği toplumsal mücadele açısından oldukça önemlidir. Sistemin, yaşamın bütün hücrelerinde kendisini yeniden ürettiğinin bilinciyle hareket edersek, bunun ne kadar anlamlı olduğu da görülecektir. 1 Mayıs’ı sistemin bütün tezahürlerine karşı başkaldırıya dönüştürelim.

Kahrolsun Kapitalizm!

Kahrolsun Emperyalizm!

Kahrolsun Faşizm!

Kahrolsun Her Türden Baskı ve Tahakküm!

Yaşasın Sosyalizm!

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Yaşasın 1 Mayıs!

Bijî Yek Gulan!

Wes Bo 1 Gulane!

Կեցցե մայիսի 1-ը:

-Sosyalist Öğrenci Hareketi

You may also like