BlogYazılar

Türkiye’de Son 50 Yılda Klik Savaşları, Kemalizmin Tonları ve Sosyal Demokrasi Palavraları

0

Görsel: Guernica – Pablo Picasso (Guernica İspanya’da bir kasabadır. Franco, Nazi ve faşist İtalyan kuvvetlerinin yeni uçaklarını Guernica üzerinde test etmesi için izin vermiş ve bombardıman başlamıştı. Bombardıman sonrası kasabada büyük bir katliam yaşanmış, o güne kadar görülmemiş şiddette olan bombalamalar Guernica’yı yerle bir etmişti. Tablo Guenica bombardımanının anısına Pablo Picasso tarafından çizilmiştir.)

Türkiye’de Son 50 Yılda Klik Savaşları, Kemalizmin Tonları ve Sosyal Demokrasi Palavraları

Ülkemizde her kesimin kendisine uyarladığı bir Mustafa Kemal vardır. Diyanet işleri çizgisindeki Müslümanların Mustafa Kemal’i, ülkeyi şeyhlerin, mollaların din sömürüsünden, tarikatlardan ve hurafeden, Hıristiyan işgalinden ve Arap-Emevi İslamı’ndan kurtarmıştır. Muhafazakâr dindarların Mustafa Kemal’i memlekete ateizm-deizm belasını sarmış, hilafeti ve saltanatı yıkıp İslam birliğini zedelemiş, dini eğitim ve kültürü tahrif edip yasaklamış, memleketi içeriden Hıristiyanlara satmış, Arap topraklarını İngiliz ve Fransız’a peşkeş çekmiş, masonluğu ve Sebataizmi devlet içinde kadrolaştırmış ve Filistin’de İngiliz kuşatmasını kaldırıp, Osmanlı’nın yenilgisine neden olmuştur. Milliyetçi kanat için Mustafa Kemal, tarihin en büyük özgürlükçü liderlerinden biridir. Ulusun babası, Türkçeyi Arap, Fars ve öteki ulusların, dillerinin, kültürlerinin etkisinden, memleketi kapitülasyon belasından kurtarmış, işgalcileri ve Sevr’i bozguna uğratmıştır. Milliyetçilerin Mustafa Kemal’i, medeni hukukla, ahlakla, kültürle kadın haklarını getirmiştir. PKK’nin ve Öcalan’ın Mustafa Kemal’i, bazen anti-emperyalist-modernist bir savaşçı, Kürtlere hakkını vermek isterken engellenmiş birisi bazen de ırkçı, tekçi ve şovenist bir kişidir. Kendine sosyal demokrat diyenlerin Mustafa Kemal’i, milliyetçilerin Mustafa Kemal’ine ek olarak, sosyal demokrasiye, milli ve halkçı bir ekonomiye, hümanizme gönül vermiş, ağaçları, canlıları seven, yetimleri evlat edinen, milli girişimci, bir demokrasi kahramanıdır. Kemalist ideolojiden nasiplenmiş bir yığın sosyalist için, anti-emperyalist, devrimci, aydınlanmacı bir milliyetçi demokrattır.

Bizler için ise kafatası ölçümü yapan, Türk kemiği arayan, bir ırkçıdır. Osmanlı’nın meşru monarşisinden, memleketi daha geriye, faşist diktatörlüğe götüren birisidir. Bizim bildiğimiz Mustafa Kemal; tekçi, siyasi partileri kapatan, Kemalist ideoloji haricindeki bütün düşünce sistematiklerini yasaklayan, komünist düşmanı, dernek ve sendika düşmanı, işçi-köylü düşmanı, her türlü inancı zorbalıkla bastırıp kendi denetiminde devlet Sünniliği yaratıp, din sömürüsünü de ihtiyacı dahilinde yapan, soykırımcı, işgalci biridir. Bizim bildiğimiz Mustafa Kemal, İngiliz-Fransız yardakçısı, işbirlikçisidir. Kadın düşmanıdır. Osmanlı’dan itibaren gelişen feminist mücadele ve dünyada kadınların statü kazanmaya başlamasından dolayı kadın haklarını tanımak zorunda kalan bir erkektir. Bizim bildiğimiz Mustafa Kemal; Hindistan, Pakistan, Afganistan’dan gelen Anadolu halkına yapılan yardım paralarını kendisi şahsına gönderilmiş gibi gösterip iç eden ve kişisel sermayesine çeviren, yandaşlarına, Ermeni, Yunan, Kürt mallarını tımar dağıtır gibi hediye yurtluk dağıtan, denetimine alıp sömüremediği dinleri yasaklayan, yağmacı ve yasakçı bir kişidir. Bizim bildiğimiz Mustafa Kemal, Usta bir yalancı, insanları kişisel sultası için kullanan ve işi bittiğinde harcayan bir sahtekardır. Onun Türkçülüğü, kimi zaman Adriyatik’ten Çin Seddi’ne ve Kore’ye varan; Hindistan’a, Kuzey Sibirya steplerine kadar uzanan safkan ırkçılık, bir turan sevdasıdır. Bazen, “Ne mutlu Türk’üm diyene” söylemiyle, herkesin Türk olabildiği, bir Türk ulusu kurucusudur. Tek bir Mustafa Kemal ve Kemalizm ideolojisi bulunduğu halde, Mustafa Kemal ve Kemalizm yaklaşımı onu tarif edenlerin anlayışları noktasında farklılaşmıştır. Mustafa Kemal’in usta bir yalancı, ırkçı bir kişi ve diktatör olduğunu, Kemalizmin ise, tekçi bir faşist ideoloji olduğu gerçekliği ortadayken, onun faşist özünü demokratlık olarak gösterme gayretleri Mustafa Kemal’in ve Kemalizmin gerçekliği değiştirmemektedir. Bugün, demokrat Kemalistler arayan ve kendilerine sosyal demokrat diyen Kemalistlerden medet umanların görmezden geldiği de bu gerçekliktir.

CHP içinde diyanetçi Müslüman Kemalistten Turancı Kemaliste, “Onu dönemin şartları ile anlamak lazım, 50 yıl öncenin CHP’si yok” diyen dindar-laik sosyal demokratlardan Kemalizmin bütün milliyetçi, palavracı yanlarını alkışlayıp Kemalist milliyetçiliğin halkçılıkla iç içe olduğunu savunan nasyonal sosyal demokratlara kadar Kemalizmin her renk tonu vardır. Aleviliği savunup laikliğe çok şey borçlu olduğunu söyleyen kandırılmış Türkçü Aleviler de bolca var.

Peki CHP demokrasi gücü olabilir mi? CHP Kemalizmin savunucusu bir parti olarak bugün de 1920’lerin ve 1950’lerin politik çizgisinin savunucusudur. Bunu barış sürecine dair tavrına, Kürt ulusal haklarına, Orta Doğu’da gelişen Kürt mücadelesine düşmanlığına; tüm siyasi hasımlarının etnik kökenlerinde saf kan Türklük aramalarına; Ermeniliği, Yunanlığı ve Yahudiliği hakaret olarak kullanmalarına; Arapları ve Asyalıları ilkel görmelerine; kadınların nasıl giyinmesi gerektiğine karar veren erkekçe misojenilerine; Dersim, Şeyh Sait ve diğer Kürt direnişlerine kulp takıp iftiralar atarak zulmü ısrarla savunmalarına, hükümetin özür dilemesine isyan edişlerine; HDP düşmanlığına; Kürtlerden destek oy isteyip bunun karşılığında hiç bir şey vaat etmemelerine vs. bakıldığından koca 100 yıllık köklerine bağlı, yukarıda işaret ettiğimiz tekçi-faşist ideolojisinden taviz vermeyen bir CHP var. Peki aksini düşündürecek ne var?

CHP, tipik bir Kemalist yapıdır. İçerilerindeki kliklerin temel özellikleri olarak bir avuç sosyal demokrat ve liberal demokrat hariç, CHP hala Misak-ı Millici ve Turancıdır. Gelinen aşamada safkan ulusun bir palavra olduğunu kabullenmiş bir Osmanlı imparatorluk mirasçısı ve heveslisidir.

CHP laikçilik dışında, AKP ile bir tek dişe dokunur probleme sahip değildir. CHP’nin AKP ile çelişkisi okuyucuya belki şaşırtıcı gelecektir ama Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasındaki çelişkiler kadar bile güçlü değildir.

Kemalistler, TÜSİAD ve USİAD kliği üzerinden, MÜSİAD’cılarla bir pazar sorunu yaşanmaktadır. Bu pazarda aslan payını alma dışında, AKP döneminde bolca TMSF müsadereciliği ile ilgili bir varlık kaygısı da vardır.

Dünyada sosyalizmin 20. yüzyılın başından itibaren yayılması ve gelişen devrimci dalga, dünyadaki her bir kriz ve bölgesel savaşta komünistleri etkin güç haline getirmeye başlamıştı. Kapitalist toplumlar, 20-30 yılda bir büyük krizler görmeye başlamış ve krizler teknolojinin, kapitalist ilişkilerin gelişimine paralel olarak, sermayenin hızlı döngüsüyle daha sık ve daha etkili olma sürecine girmiştir. Bir yandan da kapitalist toplumda yapısı itibariyle karlılık oranı yüksek olan sektörler yatırımcının önceliğini çekerken, dengesiz ekonomik gelişim yaşanmış ve ihtiyaç fazlası üretim karlılık oranı yüksek olan sektörlerde artarken, karlılığı düşük olan sektörlerde geride kalmıştır. Bu dengesiz gelişim süreci nedeniyle, sanayi çarpık halde yükselirken, krizleri de derinleştirmiştir. Bunun dışında, bir yığın ekonomik çarpıklık-yozluk kapitalist toplumda yoksulluğu ve yoksunluğu yayarken, emekçi kitlelerde devrimci görüşlerin yayınlaşmasına sebebiyet vermiştir. Keynesyen politikalar, 1929-1933 döneminin büyük burhanından dolayı gündeme gelmiş ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra dünya genelinde etkili olmuştur. Bu politikanın özünde, sosyal devlet, piyasa üzerinde devlet denetimi, kriz süreçlerini planlı ekonomik politikalarla devlet eliyle aşmak gibi birtakım özellikler vardır. Türkiye de tam anlamıyla 1960’ta tam bir Keynesyen ekonomik sistem geliştirilmiştir.

1970’lerde Keynes’in ekonomi teorisi tartışmalarında, dünyada Keynes’i reddeden ekoller gelişmiştir. Tam da 1956-63 polemikler krizi ile SSCB-ÇİN ilişkileri kopmuş, dünya komünist hareketinde ciddi bölünmeler başlamıştır. 70’lerde, dünyada ulusal kurtuluş hareketlerinde güçlü yükseliş ve komünist hareket içinde çatışmalar yükselmiştir. Akabinde Çin’in de dünyada devrimci hareketlerden desteğini çekmesiyle komünist hareketlerde gerileme süreci yaşanmıştır. Buna karşılık, kapitalist-emperyalist kamp savunma pozisyonundan saldırı pozisyonuna geçmiştir. Kapitalist kampın Kore, Küba, Vietnam saldırganlık siyasetine karşı, emperyalizme karşı savunmada kalan sosyalist blok, destalinizasyon sürecindedir. Dünyadaki neo-liberal politikalar bu zeminde okunmalıdır.

Türkiye’de, Keynesyen politikalardan neo-liberal politikalara geçiş, 24 Ocak 1980’de alınan kararlarla sağlandı. Bu, evrensel kapitalist-emperyalist yönelimin bir parçasıdır. Devletin ekonomiye müdahalesinin azaltılması, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi, ithalat kısıtlamalarının azaltılması, ihracata yönelik teşviklerin düzenlenip ihracatçının ithal ettiği ürünlere dair vergi kolaylıklarının getirilmesi gibi birtakım ticari kolaylaştırmalar, işgücünün ucuzlatılması ve sendikal yapının geriletilmesi, emek hareketlerinin dağıtılması, döviz ve yabancı sermayenin karını transfer etmesinin kolaylaştırılması kararlaştırılmıştır. Bütün bunları arzulamak ve kararlaştırmak kolaydı ama önemli olan sahada bunu uygulayabilmekti. Ve tam da bu süreçte, silahlı-silahsız çok sayıda devrimci, sosyalist, komünist güç kitlelerle ciddi bağ kurup örgütlenmişti. Sendikal hareketler başta olmak üzere, emekçi kitlelerde önemli örgütlenmeler mevcuttu. Bu şartlar içinde kararları hayata geçirme çabası, devrimci muhalefeti besleyecek ve kitleler bu sürece engel oluşturabilecekti. Bunun için, iç savaş atmosferindeki çatışmaların kızışması izlenmiş ve aşamalı olarak sıkı yönetim ilanlarıyla yönetilen ülkede, askeri güçler darbeye hazırlığını tamamlayarak askeri müdahale ile sürece el koymuştur.

  1. hükümette Başbakanlık Müsteşarı ve Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşar Yardımcılığı görevi yapan ve 24 Ocak kararlarını yaratan Turgut Özal, askeri darbeyle gelen Bülent Ulusu hükümetinde, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığına terfi ettirilmiştir. Böylece, 24 Ocak kararlarının sahibi Turgut Özal, memleketin askeri darbeyle yönetildiği dönemde terfi ettirilerek ekonomiden sorumlu icranın başına getirilmiştir. Devamında Özallı yıllar boyunca ekonomi liberalize edilmiştir.

24 Ocak kararları, masada planlandığı gibi, uzun yıllar boyunca tam anlamıyla sahada uygulanamamıştır. Askeri bürokrasinin varlığı, 1970 sonrası devrimci hareketler ve Kürt siyasi hareketlerine karşı yürütülen kontra savaş, devletin derin yapılanmasını güçlü kılmış ve durum daha da boyutlanmıştır. Kendi kontra siyasal örgütlenmeleri, mafya ve kirli savaş araçlarıyla 90’lardan itibaren yürüttüğü Düşük Yoğunluklu Savaş Stratejisi (DYSS) ile sistem, savaş ağalığı rejimine dönüşmüştür.

Savaş ağalığı sistemi, Susurluk süreciyle beraber yeniden yapılanma sürecine sokulmaya başlanmış ama mızrak bir türlü çuvala sığmamıştır. Susurluk, devlet klikleri arası savaşta, bir imaj kurtarma, gladyo çete klikleri arası pazar savaşı ve temiz eller operasyonundaki gibi gladyonun yeniden yapılandırılması sürecidir.

Bülent Ecevit’in İsmet İnönü’den CHP idaresini devraldığı dönemden itibaren ortanın solundan sosyal demokratlığa uzanan CHP solculuğu, 1970-2020 süreci boyunca temel ekonomik söylevlerini Keynesyen ve sosyal devlet olgusuna dayandıran bir çizgi izlemiştir. Kemalistler, bir elleri ile devlete kalkan olurken, diğer elleriyle toplumsal muhalefetin yakıcı, zorlayıcı, mücadeleci dinamiği olan sosyalist-devrimci güçleri ve Kürt siyasal taleplerini de tekeline almaya çalışarak toplumsal muhalefeti devlet denetiminde dizayn etmeye çalışmıştır. Kürt siyasal hareketleri paçayı kurtardılarsa da sosyalist hareketin tabanı, uzun yıllar CHP’nin siyasal dinamizminin yelkenlerini bolca doldurmuştur.

1980 Askeri Faşist Cunta (AFC) sonrası süregelen yıllarda, tüm liberalleşme eğilimleri, Kürt meselesi ile yüzleşmeden doğan yeni siyasal çözüm yaklaşımlarıyla beraber devletin Kemalist ruhu tetikte beklemiş ve bürokrasi, siyasetçilerin iplerini sıkı sıkıya tutarak, liberalleşme sürecine ket vurmuştur. Lozan’a dayanan devletin kurucu metin ve ilkelerinin Kürt meselesi çerçevesinde tartışmaya açılarak üniter devlete verilebilecek her zarara karşı tetikte olan devlet bürokrasisi, 24 Ocak kararlarının hayata geçmesini sınırlamıştır. Sovyetler Birliği gibi büyük bir düşmanla hudut olma durumunun kalkışı ve Körfez Savaşı’nın Kürtlere açtığı de-facto, bağımsız, meşru ve legal siyaset alanı Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) çerçevesinde kırmızı çizgilerle ilgili bir direniş getirmiştir.

28 Şubat öncesi, ilk kez MÜSİAD sermayesi, TÜSİAD sermayesini yakalamış ve siyasette de siyasal İslam etkili hale gelmiştir. Buna paralel Hizbul-Kontra’nın kontrolden çıkmasıyla, onun dışında gelişen El-Kaide eksenli siyasal İslam’ın militan kanatlarının gelişimi, Bosna, Kosova, Çeçenistan ve Afganistan cephelerine militan taşıyan ve yetiştiren siyasal İslam, askeri bir tehdide dönüşmüştür. 28 Şubat sonrası süreçte OYAK, Türkiye’nin en büyük sermaye kuruluşuna dönüşmüş ve askeri bürokrasi, ekonomide kendi tekeline sahip olmuştur.

Devletin derin ayağının, Kürtlere, Alevilere, siyasal İslam’a ve devrimcilere karşı savaşta kullandığı kirli yöntemler ordu ve devleti tartışmalar içinde yıpratmıştır.

Türk toplumun devletin bekası için susma eğilimi 28 Şubat’la sarsılmış ve PKK’nin tek taraflı 1998-2004 arası izlediği ateşkes politikası ile aktif savaşın bittiği ve PKK’nin yenildiği algısıyla tartışmaya açık hale gelmiştir. Artık devletin bekasına helal gelmeyeceği algısı ile tartışmaya açılan Kürt meselesi, Alevilere ve siyasal İslam’a dönük devlet baskısı ve ölüm oruçları ile beraber hapishane politikaları Kemalist bürokrasiyi oldukça yıpratan bir tartışmanın içine sürüklemiştir. Artık milli güvenlik kaygısı halkın göz yummasına sebep olacak noktada değildir.

Kemalist klik için 3 Kasım 2002 seçim sonuçları dehşet verici olmuştur. Öcalan’ın uluslararası bir komployla tutuklanıp Türkiye verilmesi, bombayı Türk hâkim sınıflarının ve hükümetin kucağına bırakmıştır. Kürdistan’daki savaşın, yeni bir merhaleyle en genel anlamda sivil savaşa dönmesi ile barış süreci gibi iki seçenek arasına mahkûm olan Türk hâkim sınıflarının imdadına Öcalan ve PKK’nin barış için tek taraflı ateşkesi ve PKK’nin pasifize edilmesi kararı yetişmişti. Görünüşte PKK, yenilgiye uğramış ve Kürdistan tehdidi önemli ölçüde boşa çıkarılmıştı. En önemli Kürt tehdidi, Irak’taki Kürtlerin statü kazanması olarak görülüyordu. Yunanistan; Kıbrıs sorunu ve Ege’deki ada meseleleri, Kıbrıs ve Yunan hükümetlerine Türkiye’nin vereceği tavizler karşılığında, Öcalan’ın ve PKK’nin tasfiye edilmesi hedefiyle komploya dahil edilmişti. Türkiye’nin Saddam’a karşı 2. Körfez Savaşı’na dahil edilmesi ile KDP-YNK güçlerine karşı frenlenmesi sağlanmış olacaktı. PKK’nin bu bölgesel savaşta pasifize olmasının garantiye alınması, Türkiye’nin kaygılarının önünü kesmiş olacaktı. Bir taraftan beka sorunu ortadan kaldırılırken, Kemal Derviş’in ekonomik reçeteleri Türkiye orta sınıfını sarmış ve esnafı isyan noktasına getirmişti. Emeklilik yaşının geriye çekilmesi konusunda tepkisiz kalan halk, bu sefer iç ve dış düşman kaygısından sıyrılmış vaziyette, ulusal varlık kaygılarından uzak, ekonomik gidişata isyan edebilecek noktaya gelmişti. Kürtler, Aleviler ve siyasal İslamcılar sistemden şikayetçiydi. Liberal-sosyal demokrat çizgiler, memleket meselelerine dair, devletin derin yanına dair rahatsızlıklarını dile getiriyordu. Ekonomik ve siyasal sistemden memnuniyetsizlik aynı zamanda 1999 depremlerinin yarattığı maneviyatla birleşmekteydi.

28 Şubat tartışmalarının akabindeki dönemde meydana gelen yıkıcı deprem siyasal yozlaşmanın manevi faturasını sorgulatır ve maneviyatı güçlendirir olmuştu. Tam da bu maneviyat uyanışı Millî Görüş’ün, “Kara Gömlekli”[1] kliğini bir değişim umudu haline getirmiş oluyordu. Belediye başkanlığı döneminde yıldızı parlayan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanlığı döneminde Erbakan’ın sağ kolu ve halefi olarak öne çıkan Abdullah Gül, mutaassıp kitlenin geleneksel İslam’ının demokratik uzlaşmacısı ve acılarının arabeskinin sesi Bülent Arınç’tan oluşan 3’lü çete ihramlarını ve yakasız -kara- gömleklerini çıkarıp yeni siyasal hareketleri için siyasete “SOYUNMUŞ”lardı.[2]  Bir yılanın gömleğini değiştirmesi kadar değişmişlerdi. Yalnız hiçbir yılan bu kadar tatlı dilli ve zehirli değildi. Bütün bu bağlamlardan bakılınca ordunun ve özellikle Batı Çalışma Grubu (BÇG)’nun pek de yapacağı bir şey yoktu. Seçim sonuçları ezberleri yıkıp geçmişti ve duruma yanlış bir müdahale, yıkıcı bir savaştan çıkan memleketi Cezayir’e çevirmeye yetebilirdi. Bu nedenle sabırla siyasette yıpranmaları beklenecek ve onlara hükümet verilip iktidar verilmeyecekti. Gelişecek süreç, illaki onları da daha önceki hükümetler gibi yıpratacak ve şayet bu yeterli olmazsa ordu-derin devlet icaplarına bakacaktı.

Tayyip Erdoğan’ın siyaset yasağı, genel başkan olup milletvekili yapılmayarak delinmiş ve meclisteki güçle CHP desteği de alınarak Tayyip’in siyaset yasağı kaldırılmıştı. Kemalist kliğin genel bakışına göre, Tayyip’in AKP’nin başında yıpranmasının önü açılmalı ve demokrasiyi tıkayan güç olunmamalı, Tayyip’i haklamak için demokrasiye şans verilmeliydi.

Bütün bunlar hesaplanırken AKP güçleri, yeni süreçten yeni dersler çıkarmaktaydı. Mesela ordunun 21. yüzyılda bir demokraside darbe yapmasının pek de mümkün olmadığını; küresel, iktisadi, siyasi kaygıların ve ulusal konjonktürün, orduya pek de bu şansı vermeyeceğini öğrendiler. Devamında 20 Mart 2003’te başlayan 2. Körfez Savaşı’na katılma zorunluluğu hisseden AKP hükümetine karşın, Saddam’ın devrilmesinin Kürtlere yarayacağına dair Kemalist ve milli kaygılar ve Türkiye’nin bölgesel bir kaos içinde altüst olacağı düşüncesi baskın gelmiş, bunun sonucu olarak meclis 1 Mart 2003’te Irak Tezkeresi’ni reddetmişti. Başlangıçta AKP’liler, Washington, Tel-aviv ve Brüksel’deki abileri kızdıracak olmanın verdiği kaygı ve mahcubiyetle davranırken; ABD hükümetinin Türkiye’nin gönlünü almak için yanlış bir şekilde ekonomik yardım paketi geçirmesi durumunun çok da korkulacak bir halde olmadığına, emperyalizmin tek başına her şeyi belirleyemeyeceğine dair aydınlanma yaratmıştı. Bu aydınlanmanın bedeli daha sonrasında Güney Kürdistan-Irak sahasında, Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda tek taraflı hamleleri, 4 Temmuz 2003’te “ÇUVAL GEÇİRİLMESİYLE” frenlendi. ABD, çuvallama hamlesiyle Türkiye’yi büyük politik hedeflerden bir süre uzak tutulabildi. Taze AKP hükümeti, ilk yıllardaki bocalama sürecinde, Kürt sorununu tartışmaya açmaları ile militarist-Kemalist devlet aygıtına karşı kamuoyunda destek toplama sürecine girdi. Laikliği tartışmadan uzak tutarak bir çözüm süreci tartışması, çatışmasızlık sürecinin atmosferinde hükümete bir manevra alanı açmıştı. “15 günde 15 yasa” sloganlı Kemal Derviş ekonomisinin ilk yıllardaki zorluğu önceki hükümete fatura edilirken, toparlanma kısmını kendi hanesine ustalıkla yazdılar.

Susurluk davasından sonra, 12 Eylül 1980 AFC’sine dair bir vatandaş olarak şikayetçi olan, sonra Adana Savcısı olarak iddianame düzenleyen Sacit Kayasu’nun dava açma girişimleri devamında, 9 Kasım 2005’te Umut Kitabevi’ne bombalı saldırı yapan askerlerin teşhir oluşu, açılan davaya Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın “Tanırım, iyi çocuktur” açıklamasıyla generallerin ve askerlerin yargılanması kapısını aralamış oldu. Umut Kitabevi Davası, JİTEM’i tekrar tartışmaya açtı. 12 Haziran 2007 günü çarpık kentleşmenin ironik bir Kemalist faşist/demokratik sistem eleştirisine dönüşmesini Ümraniye’deki gecekondu meselesinde gördük. Memleketteki demokrasi de bu gecekondular kadar çarpıktı. Kesinlikle diktatörlüğün derin ağı da oldukça basiretsiz elemanlarla doluydu.

İlk Ergenekon soruşturması sırasında Kemalist klikte bölünme ve muhafazakâr kesimde tavır bocalamaları, tam da bu düzlemde algılanabilir. AKP ilk başlarda çekingen tavırlarla sürece mesafeli davranırken, Kemalistlerin ikiye bölündüğünü söyleyebiliriz. Bir tarafta sosyal demokrasi ve 21. yüzyıl gerçekliğinde bu meselenin genç Türkiye’nin gerçekliğine göre değil, olgunlaşmış bir demokrasi sahibi Türkiye’nin gerçekliğinde demokrasiye aykırı yapıların tasfiyesinin, demokrasi ve ulusal çıkarlar için faydalı olduğunu düşünen Kemalistler ve Kemalizmin sosyal demokrasi olduğunu sanan burjuva demokratlar vardır. Diğer tarafta, klasik kırmızı çizgiler için devletin bekasının salt demokrasi ile sağlanamayacağını, bunun için kirli işlerin de yürütüleceği gizli veya gayrı meşru araçlara sahip devletin bir derinliğinin olmasını savunan ve buna dokunulmasını devletin bekasına saldırı olarak gören Kemalistler de vardı. Birinci kanat Kemalistler, daha ziyade entelektüel kesim ve Avrupa demokrasisine sahip, sosyal demokrasi etkili bir kanattı. Sosyal demokrasiden etkilenen ve Kemalizmin kuruluş dönemi için anlaşılır görülür araçlara ihtiyaç olmadığını düşünüyorlardı. İkinci kesim bürokraside etkili olan ve bu derin oluşumdaki erkten faydalanan-nemalanan kendi derebeylik yetkilerini ve savaş ağalığı sistemlerinin devamını arzulayan, kımıl zararlarınca sevk-idare ediliyordu. Operasyonun başlangıçtaki hedefi de bu ikinci kesimin erkiydi.

Susurluk’la başlayan süreç, Umut Kitabevi ve Danıştay saldırıları, Zirve Yayınevi katliamı, Rahip Santaro Cinayeti, Hrant Dink suikastı gibi bir dizi eylemle Kemalist derin ağ için çember daraltılmış oldu. Bunların bir kısmı Kemalist güçlerce organize edilirken, bir kısmı da BBP’nin başındaki kan emici güruh eliyle AKP ve Gülen Cemaati denetiminde organize ediliyordu. Kaynağı kim olursa olsun, AKP-Cemaat kanadının önceden istihbaratını aldığı halde seyirci kalıp zaman zaman teşvik edicilikle izledikleri her saldırı Ergenekon örgütünün çemberini daraltmıştı.

Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanlık görevinin sonuna yaklaşırken Kemalistleri AKP’li cumhurbaşkanından ve başörtülü eşinden kurtaracak formül olarak 367 milletvekilinin katılmadığı bir oturumda toplantı yeter çoğunluğu olmadığı için karar alınamayacağı da Sabih Kanadoğlu’nun 26 Aralık 2006’da Cumhuriyet gazetesindeki yazısında bulundu. AKP Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı adayı olarak 27 Nisan 2007 günü mecliste oylatmış ve 354 milletvekili olan AKP, 361 kullanılan oyun 357’sini alabilmişti. Halbuki ilk turda 367 oy gerekirken, 2. turda 276 oy yeterliydi. CHP bunu Anayasa Mahkemesi’ne taşımış ve ordu 27 Nisan 2007 akşamı “e-muhtıra”yı yayınlamıştı. Anayasa Mahkemesi, 1 Mayıs 2007’de CHP’nin itirazı kabul etti. AKP’den yana Kemalistlere parmak sallamayı ve had bildirmeyi beğenen halkın %46,6’sının oyuyla, 22 Temmuz 2007’de erken seçimde mağdura sahip çıkıldı. Bu süreç içinde anayasada paket değişiklikleriyle ilgili A. N. Sezer’in vetoları AKP hanesine başarı olarak yazıldı. Velhasıl tüm inatlaşmalarda halkın yarısından daha azının desteğini alan AKP, bölünmüş Kemalist klikler ve olayın içinde bulunacak meclis gücü olmayan Kürdistan ve Türkiye sol ve sosyalistleri karşısında %50’nin altında oylara rağmen hep tek başına iktidar olmayı başardı. Referandumlara tek tek girmek konunun kapsamını gereksiz geliştireceği için tüm bu yasama ve referandum süreçlerinde AKP-Cemaat ittifakının devlet içinde kadrolaşıp Kemalizmin yerine kendi siyasal İslamcılıklarını ikame ettiklerini söyleyebiliriz. Devleti fetheden (işgal eden) AKP kliği, güç sarhoşluğu dönemine böylece girmiş oldu.

Ergenekon operasyonlarında; Türkan Saylan, Gürbüz Çapan, Ahmet Şık gibi isimlerin, gladyo-mafya derin ağıyla aynı mahkeme salonlarına taşınmasıyla, Ergenekon operasyonları inandırıcılığını yitirme sürecine girmişti. AKP-Cemaat ağı, artık karşılarındaki her türlü muhalefeti bu cadı avına dahil edip aynı sepete atmaya başlamıştı. PKK’nin kadroları Ergenekoncu ilan edilmiş, sosyalist örgütlere dair iddialar ortaya atılmış, Gürbüz Çapan gibi sol çizgide ve de Mustafa Kemal hakkında pek de makbul konuşmayan biri Kemalist ve cuntacı ilan edilmişti. AKP-Gülen cephesine karşı herkes Ergenekoncu ilan edilirken, siyasal İslam cephesinde kendilerine yedeklenmeyen İslami gruplara da ayar vermeyi ihmal etmemişlerdi.

AKP’nin güç sarhoşluğu Tayyip’in başını döndürmüş, iktidarın nimetlerine tek başına oturma kaygısı ittifakı sürdürülebilir olmaktan çıkarmıştı. AKP’nin kurucu üçlüsünün (troyka) ikisi elimine edilmeye başlanmış, Gülen Cemaati’nin de sahadan titizlikle temizlenmesi amaç olarak belirlenmişti. Artık birlikteliği sürdürmeye neden, ortak düşmanın yenilgisi Babil Fahişesi’nin cazibesini ortaya çıkarmıştı. Bu kısmı daha önceki “Millî Görüş Geleneğinde Klik Savaşları” kısmında işlemiştik.[3]

Gezi direnişi ve Sırrı Süreyya Önder-Selahattin Demirtaş’ın ironik, sivri dilli propagandaları kitlelerde etkili oldu ve “Seni başkan yaptırmayacağız” kampanyası ile AKP iktidarı, ilk ve en büyük yenilgisini yaşamış oldu. İlerici politik kitleler mücadelenin gücünü tattı ve AKP gerçek anlamda yönetememe krizi ile karşı karşıya kaldı.

AKP’nin güç sarhoşluğuyla geliştirdiği Davutoğlu dış politikası ile Türkiye’nin Osmanlı mirasçısı sömürgeci arzuları, bölgesel ve evrensel politikada Türkiye’yi yalnızlaşma sürecine itti. ABD istihbaratının yavrusu olan Gülen Çetesi, AKP ile çatışma sürecine bu ortamda girmiş oldu. AKP bir anda elinden kaymakta olan iktidarı korumak için Ergenekon rehinelerinden yeni müttefikler devşirme sürecine girdi. Anlaşma noktasını Fethullahçı çeteye karşı Misak-ı Millici Kemalist politika düzlemine dönüşte buldular. Fethullahçıların 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, bu memlekette askerin bir daha darbe yapmasının pek de mümkün olamayacağı bir siyasal süreç doğurdu. Kemalistler bu darbe girişimi ile ordu içinde darbeye kalkışan askeri personel sayısının üstünde askeri personeli tasfiye etti ve orduyu yeniden dizayn etme fırsatı yakaladı.

Bize göre AKP-Ergenekon ittifakından çıkarılması gereken sonuç, bunun diğer ittifak ilişkileri gibi AKP’ye zaman kazandırıp, Kemalistlere kaybettireceği yönündedir. Biz sosyalistler için ise her durumda birer kayıpla sonuçlanacaktı/sonuçlanmıştır. 15 Temmuz darbesine karşı, 16 Temmuz sabahına kadar sokakta yaşanan siyasal İslam eksenli öfkenin toplumda algılanışı Gezi’nin rövanşı şeklinde olmuştur. Halbuki darbeci de darbelenen de aynı mahallenin çocukları, eski müttefiklerdi. Memlekette estirilen devlet terörü ile HDP milletvekilleri ve belediye başkanlarından, en genel sosyalist gruplara cadı avı yaşanmıştır. Hendek ve Rojova’ya yönelik askeri müdahaleler ile 15-16 Temmuz 2016’daki sokaktaki öfke, örgütlü devrimci ve sosyalist muhalefeti geriletmiştir.

-H. K. Zachariadis

[1] 1919-1923 arasında Squadre D’azione (Eylem Mangaları), 1923-1943 arasında Milizia Volontaria Fascista Per La Sicurezza Nazionale (Ulusal Güvenlik İçin Gönüllü Faşist Milisi) olarak adlandırılan, Benito Mussolini yönetimindeki Ulusal Faşist Parti’nin üyeleri olan silahlı birliklerdir. Bu paramiliter yapılanmaya milliyetçi görüşleriyle bilinen aydınlar, eski ordu subayları ve bazı toprak sahipleri destek vermiştir.

[2] Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Millî Görüş gömleğini çıkardık. Geçmişi unutun, yeni bir partiyiz” açıklamalarına ithafen…

[3] https://www.sosyalistogrenci.net/2020/02/23/milli-gorus-geleneginde-klik-savaslari/

You may also like