BlogYazılar

Romantik Eleştiriden Marksist Eleştiriye

0

Bir önceki yazımızda Frankfurt Okulu düşünürlerinden Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın çalışmalarına kaynaklık eden ikilinin, Immanuel Kant’tan aldıkları kendinde olan ile kendinde olmayan yaklaşımını ve buradan da Kant’ın anlık akıl ile us akıl ayrımının onlar açısından önemine değinmiştik. Perspektiften şunu söyleyebiliriz ki, onların yaklaşımı daha çok kendilerinin de belirtmiş olduğu gibi, “İnsanlığın gerçekten insani bir duruma ulaşmak yerine neden yeni bir tür barbarlığa battığını anlamaktı.” İkilinin, kendi dönemlerindeki toplumun içerisinde bulunmuş oldukları halin resmine bakıp çizmiş oldukları tablo üzücü olsa da gerçeği yansıtması açısından oldukça manidardır. Çünkü onların çokça eleştirdiği “ilerlemeci bakış açısının” yenilgisini anlatan betimlemeleri, her ne kadar onların eleştirdikleri “ilerlemeciliğin” yenilgisi olsa da eleştirdikleri bakış açısı, bu yenilgiye rağmen hala oldukça yaygındır.

Yaygınlığın nedeni, Adorno ve Horkheimer dair diğer düşünürlerin ve sistem muhaliflerinin işin temel nedenini vurgulamadan, sadece durumun romantik eleştirisini yapmalarının sonucunda hem genel düşün dünyasının hem de bunun minvalinde buradan etkilenen toplumsal hareketlerin hala daha olayın romantik eleştirisi boyutunda kalmalarıdır. Bunun sonucudur ki, günümüz düşün dünyası ve toplumsal hareketleri, insanın günlük yaşamının fragmanlarını inceleyerek, bunun üzerinden bir teorik argüman oturtmaya çalışırlar. Zeminini bu noktaya bina eden düşün dünyaları ve toplumsal hareketler doğallığında, bütünden ziyade fragmanlarla olgulara, olaylar noktasında baktıklarından resmin bütünlüğü göremezler. Görememezliğin bu hali, günümüz toplumundaki insanların yaşamlarının nasıl hiç edildiğinin niteliğini anlayamamakta, anlayamadığı gibi bizzat, hiç edilmenin uzantısı konumunda işlev görmektedir. Yansımanın sonucudur ki, toplumsal muhalefetin en keskin noktaları, politika üretemez noktadır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, toplumsal muhalefetin en keskin noktalarının politika üretememesi ne yazık ki olağan bir durumdur. Bu kesimleri suçlayıcı bir bakış açısına sahip değiliz. Çünkü içerisinde yaşadığımız toplumsal dilim, birçoğumuzun yaşadığı zamanı anlamlandıramama sorunu çektiği bir aşamadan geçildiği sürece ihtiva eder. Lakin bunun böyle olması kapitalist sistem karşıtı olarak kendisini gören gruplar ve bireyler için bir bahane kabul edilemez. Bahane kabul edilemez olduğu gibi, daha ileri boyutta, bu sorunun kanıksanarak hareket edilmesi minvalinde toplumsal muhalefetin sistem tarafından tasarımlanmasının bir boyutuna düşülmesine karşı direnç gösterilmelidir.

Bunun sayısız örnekleri mevcuttur. Kapitalizme karşı mücadelenin en keskin hattı olan komünist hareketlerin tarihsel deneyimlerine baktığımız zaman bunun çok çeşitli boyutlarını görebiliyoruz. Örneğin İkinci Enternasyonal’in üyesi olan komünist partilerin büyük bölümü Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda kendi ülkelerinin burjuvalarıyla bütünleşmiş ve onları desteklemişlerdir (Diğer kapitalist sistem karşıtı hareketleri saymıyoruz bile). Üçüncü Enternasyonal dönemindeyse, Enternasyonal’in dağılmasından sonra, yine onun ortaya koymuş olduğu siyasal yaklaşıma tabi olan komünist partileri, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda iyi bir görünüm çizmelerine rağmen, savaş bitiminden sonra ülkelerindeki burjuva yaklaşımlarıyla bütünleşmiş ve elde ettikleri bütün kazanımları onlara vermişlerdir. Savaştan sonraki süreçte, komünist partileri etkin bir antikapitalist-burjuvazi karşıtı politika gütmeleri gerekirken, tam tersine, Üçüncü Enternasyonal’in faşizm tanımlamasının yanlış olmasının sonucunda, hedefe Alman Nazileri ile İtalyan Musolini’yi koymaları, onların savaş sonrasında, ülkelerinin burjuvalarıyla barışmalarına ve etkin antikapitalist muhalefetten uzaklaşmalarına neden olmuştur. Bu süreçten sonra Avrupa Komünizmi (en önemli örnekleri İtalya ve Fransa’dır) hızla kendisine alan bulmuş ve yönelimini burjuvazinin seçim sistemine odaklayarak etkinliğini giderek yitirmiş ve eleştirdikleri İkinci Enternasyonal partilerine benzemişlerdir.

1968 Hareketi’nin dünyayı etkilemesinin sonucunda, eski tip (burjuvalarıyla bütünleşen) komünist hareketlerin “bittiği” tescillenmiş ve yeni tip komünist hareketler açığa çıkmıştır. Yeni tip komünist hareketler, eski tip hareketlere göre, daha bağımsız bir çizgi çizmiş olup, uydulaşma problemini doğru ele almışlardır (kimi Arnavutçu örneklerini saymazsak). Ne yazık ki, bu hareketler kimi ülke deneyimlerinin göstermiş olduğu gibi çeşitli yenilgilerle karşılaşarak, zaman içerisinde etkilerini kaybetmişlerdir. Bu hareketlerin etkisizleşmesinin çeşitli nedenleri vardır. Bir neden, Üçüncü Enternasyonal artığı komünist partilerin sistemle bütünleşmelerinin sonucunda birçok insanın dümenini kapitalizme kırmasıyken, diğer bir neden, reel sosyalizm pratiklerinin başarısızlığının sonucunda insanlarda kalan “ucube komünizm” fikriyatının gelişim göstermesidir. Tabii bunda burjuvazinin antikomünizm propagandasına paralel, kapitalizmin insanları kendi sistemi içerisinde manipüle etmesinin de payı bulunur. Ayrıca, komünist partilerin Üçüncü Enternasyonal’den beri yapmış oldukları sistem eleştirisinin yerini anlık hükümet eleştirisine bırakması da ciddi bir muğlaklık oluşturmuştur.

Bu son saydığımızın etkisi hala daha yakıcı bir problemken, buna bir de komünist hareketlerin insan tiplemesinin küreselleşme çağında kapitalizmi tanıması ve buna koşut onun nimetlerinden yararlanması eklenmiştir. Bunun sonucudur ki, bugün için, komünist partileri etkili bir politika üretmekten uzaktadırlar. Çünkü komünist partileri, sistemin tümsel eleştirisinden ziyade sistemin romantik eleştirisi minvalinde hareket etme eğilimindeler. Aslında, kapitalist sistemle mücadeledeki kimi başarısızlıklar bu hareketleri sistem içerisine çekmiş ve bu hareketler bunun sonucunda sistemle didişmekten ziyade onunla bütünleşme eğilimine girmişlerdir. Sonuç olarak komünist partileri hızla Avrupa Komünizmi’nin düşünce ekseninde kendilerini bina etme noktasına gelmişlerdir.

Ancak bu, yine de kimi olumlu çıkış sergileyen komünist hareketlerin olmadığı anlamını içermez. Bu kimi olumlu örnekleri değerli bulmakla beraber, kapitalist sisteme darbe vuracak en önemli güç olarak tarih sahnesinde etkisini gösteren komünist hareketlerin romantik eleştirinin ötesine geçmelerinin zorunluluğunu belirtmek gerekir. Çünkü yeni toplumsal hareketler olarak varlık gösteren gruplar, sözde antikapitalist bir eleştiri yaparken, romantik eleştiri noktasında durmakta, komünist hareketlerin rolünü çalarak, kendilerini komünist hareketlerin yerine ikame eder pozisyondadırlar. Daha doğrusu antikapitalistlere bu sistem tarafından salık verilmektedir. Bu açıdan komünist hareketlerin farklı dar ideolojik noktalara kaymadan sistemin Marksist eleştirisini yapmaları gerekir.

-Tufan Bozkurt

You may also like