KolektiftenYazılar

Resmî Olanın Retoriği

0

Komünist-devrimci hareketlerin önderlikleri ve aydınları faşizm koşullarında “birlik” üzerine çok fazla söz sarf ederler. Modern zamanların faşizmlerinin post-modern zamanlarda yeni faşizmler olarak ortaya çıktığı tarihsel kesit içerisinde, bütün cümlelerin “birlik”le başlayıp “birlik”le bittiği, ancak pratiğin tam aksi bir yönde gerçekleştiği durum söz konusudur. “Bölünme” süreçlerini tetikleyen esas aktörlerin “birlik” söylemlerini en çok tekrar edenler olmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Türkiye ve Kürdistan’da “birlik” ve “bölünme” deneyimlerine bakıldığında bu paradoks kolaylıkla görülebilir.

Bölünmelerin belirli periyotlarda tekrar ettiği ve süreklilik durumu kazanarak kısır döngüye dönüşmesine fazlasıyla işaret edilmiş, ancak bölünmeyi yaratan olgular yeterince irdelenmemiştir. Çoğu zaman örgütsel tasfiyeler bu kesimler tarafından bölünme olarak lanse edilmiştir. Bu irdelememe durumu, devrimci ve komünist hareketler içerisinde genellikle gündeme alınıp sorgulanmıyor, alındığı zaman ise iç çelişkisi gözden kaçırılıyor. Sorunun kaynağını kendinde aramaya teşebbüs etmek aynı zamanda dolaysızca sorumluluğu üstlenmeyide gerektirdiği için bunun yerine daha kolay bir izah etme yolu aranır ve bu izahın bulunması da genellikle çok zor olmuyor. Dışsal çelişkiye odaklanılır ve bölünmenin nedeni dışsal bir “düşman” olarak tespit edilir. Bu dışsal irdeleme mantığının gerisinde yatan düşünsel yapıların işleyişi göz ardı edilir ve sürekli bölünme hâli solun “kaderi” olur. Devrimci-komünist hareketlerin çelişkiyi genellikle dışarıda aramaları hem yöntemsel problemi hem de bu anlayışın arka planında duran düşünsel yapının işleyişi göstermesi bakımından incelenmeye değerdir. Bu olguların incelenmesi sorunun çözümü noktasında anahtar işlevi görebilir. Sistemin, devletin ve siyasal iktidarın oluş halinin yeterince kavranmaması, sorunun köklü çözümünü olanaklı hale getirmiyor.

Resmî komünist ve devrimci hareketin, sistemi var eden bütün oluş durumlarını tek yanlı bir bakış açısıyla algılaması, sistem karşıtı mücadelenin de problemli biçimde düzenlenmesine neden olur. Resmî olandan hareket eden komünist ve devrimci hareketin savunularında, yaşamla, siyasetle kurulan ilişkide bu durumun yansımaları daha bir görünür olur. Bu algılama biçimi, sadece komünist hareketin önderliğinin, üyelerinin toplumsal yaşamı algılama biçimi değil ama aynı zamanda komünist ve devrimci hareketin aydınlarının algılama biçimidir. Sistem ve iktidar ilişkisi, solun düşün dünyasında sadece kapitalist sistem ve siyasal iktidara hapsedilmiştir. Komünist ve devrimci hareketlerin iktidarı tek boyutlu kavramaları, iktidarın öteki yüzünü çoğunlukla görünmez hâle getirir. Bütün bakış açılarının kendilerine göre şekil aldığını varsayan, dolayısıyla kendisi bir bakış açısı olmayan, en tepede duran ve bütün bakış açılarının üzerinde bir bakış açısı olan, bu tanrısal güç “öteki” iktidarın tezahürüdür. Resmî olanla kurulan ilişki, iktidarın düşün yapılarıyla kurulan ilişkidir. Resmî alan üzerine kurulu mekanda “oyun”a dahil olunur. “Oyuncu” “oyun”u oynamayı, mevcut şartlardan memnun olarak oynamaya değer gördüğünden “sanı”larla hareket eder. Sosyal yapı ve buna dayalı ilişki ağı geçmişten gelen ve geleceğe uzanan tarihsel yapı formuyla ilişkilidir. “Sanı”lar üzerine kurulu düzenin düşün tarzında bu durumun sorgulanması olanaklı olmaz. Sanılardan ve yatkınlıklardan yola çıkıldığından pratik yaşamı biçimlendirme hâli farkında olarak ya da olmayarak yapının işleyişine alışma haline dönüştürülür. Bütün ilişki ağı resmî olanın retoriği içerisinde gerçekleştiğinden kendisini komünist ve devrimci oluşumlar adına vekil tayin eden peygambere, teatral sahneye aydın kılığına bürünerek çıkma ve üst perdeden kamuoyuna seslenme olanağı doğar.

Aydın kisvesi altında karşımıza çıkan peygamber, bu ilişkiyi gizler. Sınıflı formasyonlarda ve kapitalist sistemde egemen sınıfların toplumla kurdukları ilişki, resmi alan üzerine inşa edilmiş mutabakata dayalıdır. Komünist hareket bu ilişkiyi yeterince incelemedi.

Komünist hareketin önderliği ve peygamberleri karşısında duranlara üst perdeden vaaz verirlerken, düşün yapıları gereği, seslendiklerini birey ve toplum olarak görme yerine, kitle olarak görme eğilimine girerler. Haliyle, aydın olarak “kitle” karşısında beliren peygamber, olguları görmezden gelerek iktidarın diliyle kamuoyuna seslenir. O, zor durumlarda söz alan, grup ne düşüneceğini ve ne söyleyeceğini bilmezken, grup adına düşünen ve söz söyleyendir. Olağanüstü “an”larda, tarafların itilaf hâlinde oldukları durumlarda, olguları göz ardı ederek, iktidar olanın adına konuşur ancak bunu tarafsızlık görünümünde yapmayı da asla ihmal etmez. Aslında iktidarda olanların adına konuşur ve haliyle tarafsızlık söz konusu değildir. Bir yolunu bulup resmî imgeyi ihlal edenleri, grubun iktidar imgesiyle barışmadıkları için örgüt adına kamuoyu önünde aforoz etmeye çalışır.
Aydınımız bununla da yetinmez ve bilhassa güç ilişkisinin anlam ilişkisine dönüşümünün yarattığı konfor alanının keyfini sürmek ister. Sahip olduğu simgesel güç onu önem ve anlam yokluğundan kurtarır. Dolayısıyla bilinme, tanınma, aynı zamanda tanıma hali, olanı başarıyla söyleme ve hatta olanın ne durumda olduğunu, hakkında ne düşünülmesi gerektiğini ve kendisine söylenenleri kehanetle söyleme olanağı verir. Adına konuştuğu önderliğinin bürokratik tarzı, tanınmış olmanın ayrıcalığına dayandığından söylediği söz de buyruk niteliği taşır. Bu, peygambere has bir buyurganlığın gerçekleşme hâlidir. Vekil sıfatıyla adına konuştuğu partiyi ya da grubu mutlak iktidar olarak takdim eder. Her türlü makul beklentiyi başkalarından esirgeme anlayışı, başkalarının (gençlerin) kapasitelerine fırsat tanımayarak, aslında onları mutlak belirsizliğe mahkûm etme istemidir. Bu durum “öteki” iktidarın solun resmî alanından dışlanan “ötekiler” üzerinde gerçekleşme hâlidir. Peygamber sembolik sermaye gücüne sahip olduğu için iktidar ve konfor alanlarına sahiptir. Kendisi beklemeyen ama bekletendir. (Bekletilenler gençlerdir.) Teolojik imgeleme dayalı bu ilişki biçimi, adaletsiz ve asla erişilmeyen bir mutlak yeterliliğe ve güce sahip tanrıyı yaratır. İktidar ve zaman arasındaki bağı çözmesi o denli önemlidir ki, “yaşlı bedeninde genç kafaya sahip” olduğundan “deneyim” edinme ayrıcalığına da sahip olmuştur. Komünizm için mücadele ettiğini iddia edenlerin “deneyim” dedikleri şey aslında “gençler”in üzerinde iktidarın tahkim edilmesi durumudur. Bu ilişki biçiminde konfor ve ayrıcalık hakkı elbette bekletilenin değil, bekletenindir.
Aydınımız, bizlerin tarihi “dinler, medeniyetler, cinsler, cemaatler ve kimlikler arası savaş arenası” olarak kavradığımız varsayımından yola çıkar ve post-modern zamanlara gönderme yapar. Sınıf, ulus, cins, cinsel yönelim ve ekoloji mücadelesini keşisimsel sürdürme halimizi “post-modernizmin ışıklı/renkli çukurlarına balıklama atlama” olarak anlamlandırır. Ekonomik, cinsel, fiziki ve psikolojik tahakküm biçimlerine tavır alışlarımızı, ayrıcalıklı toplumsal rolleri vasıtasıyla edindiği sembolik sermayenin yarattığı olabildiğince geniş konfor alanına tehdit olarak algıladığından dilindeki şiddet bütün çıplaklığıyla açığa çıkar. Post-modernizm kavramı genellikle solun ve aydınlarının can simidi işlevini görüyor. Post-modern durum, aydınlarımızı iktidar ve bürokrasi çukuruna ittiğinden, gerçekliği kavramaları olanaksızlaşır. Şayet böyle olmasaydı içerisine düşmüş oldukları çukuru görmekte zorluk çekmezlerdi.
Aydınlarımız ne kendilerinin ne de komünist ve devrimci hareketlerin, ezilenlerin mücadelesinde yarattıkları çatlakları görme eğiliminde değillerdir. “İşler böyle yürür” dünyasının mantığıyla bütünleştiklerinden bu dünyanın ve işlerinin yürüme mantığına isyan edenleri anlamaları da pek mümkün olmaz.
Hâl böyle olunca da post-modern zamanlarda, post-modern peygamber zuhur eder ve “birlik” üzerine dramatik nutuklar atar, aynalardaki çatlağı görmemekle kalmaz ama aynı zamanda mikro iktidarla kaynaşarak iktidar sahiplerinin yanında saf tutar. Bizim mücadelemiz, “işler böyle yürür” dünyasına karşıdır.
Komünistler; özgürlüğün, zorunluluğun bilince çıkarılma hâli olduğunu bilirler ve bu nedenle komünal dünya için sürdürülen mücadelede birliğin tercihten ziyade zorunluluk olduğunun farkındadırlar. Bu yüzden ilkesel temelde birlik anlayışının gerçekleşmesinden yanayız. Bizim birlik anlayışımız “işler böyle yürür” dünyasıyla bütünleşenlerle değil başkaldıranlarladır!

Manuel Bakırciyan

 

You may also like