BlogYazılar

Pandemi ve Dayanışma Toplumu

0

Pandemi ve Dayanışma Toplumu

Hızlı bir biçimde yayılımını sürdüren COVİD-19 pandemisi günlük hayatı felç ederek ilerlemeye devam ediyor. Pandemi yayılımını sürdürürken onun tesiri çok boyutlu bir biçimde etkilerini gösteriyor. Bu nedenle pandemi çeşitli yönleriyle ele alınabilecek bir başlangıçtır. Perspektiften pandemiye ilişkin yapılan yorumlardan bazıları, pandeminin insanlardaki dayanışma kültürünü arttırdığı ve devlet erkine karşı insanları bilinç uyanımına sevk ettiği yönündedir. Çıkarımlara ilişkin birkaç noktayı açmak gerekir.

Öncelikle, pandemiye ilişkin çıkarımlardan biri, dayanışma kültürüne ilişkindir. Düşünceye göre, pandemi insanları birbirlerine yanaştırmış ve insanlar arasındaki dostluk ilişkilerini pekiştirmiştir. Gelgelelim, çeşitli birçok örnekte görüldüğü üzere bizi böylesi bir sonuca götüren bütünlüklü bir tabloyla karşılaşamıyoruz. Çünkü içerisinde yaşadığımız dünya Pollyanna’nın değer yargılarıyla dolu bir dünya değildir. Bu dünya, kapitalist sistem dediğimiz ve ona içkin değerlerle ayakta duran bir dünyadır.

Kapitalizmin kendi değerlerini dünyaya yayması ve birbirinden bağımsız insan topluluklarını tek tipleştirme pratiği bir anda olmamış, kendisinden önceki ekonomik-toplumsal sistemlerden devraldığı süreçle bağlantılı, kapitalizm, yüzlerce yıldır gelişerek bugünün insanını etkilemiştir. Bu serüven içerisinde doğallığında insanlar, eskiye ilişkin birçok toplumsal değerlerinden feragat ederken, kapitalizmin kendisine has insan tiplemesi istemesine uygun bir tipolojiye bürünmüşlerdir. Bu süreç bazı ülkelerde hızlı bir biçimde gelişim gösterirken, bazı ülkelerde tamamlanmış, bazılarındaysa gelişimi ya yeni başlamış ya da başlangıç aşaması seviyelerine ulaşmıştır. Bildiğimiz tekbir şey var ki, birbirinden bağımsız toplulukların bu potada erime süreci onların yaşadıkları toplulukların kapitalistleşme süreciyle doğrudan bağlantılıdır. Kaçınılmaz bir şekilde, bütün dünyadaki insanlar bu durumdan etkileniyorlar.

İnsanlar yaşadıkları toplulukların ve ülkelerin kapitalizmle ilişkili olma sürecinde bundan etkilenirken, insanların içerisine girmiş oldukları tipoloji geleneksel olanı demode görüp parçalamakta ve insanı kapitalizmin çağdaşlaştırma sürecine tabi kılmaktadır. Kapitalizmle girilen böylesi bir ilişki, her yönüyle bütün geleneksel değerlere bir darbeyken, klasik sosyoloji bu konuya ilişkin birçok çalışma yayımlayarak bu sorunu incelemeye koyulmuştur. Bazı araştırmacılar bu sorunu, birincil-ikincil toplumlar, bazıları sanayileşmiş-sanayileşmemiş, bazıları mekanik-organik dayanışma bağlamında işlemişlerdir. (Bu sıralamaya ekleyebileceğimiz birçok farklı isimlendirme mevcuttur.)

Geleneksel olandan kopuş ve kapitalizme eklenmenin tartışılacak birçok farklı boyutu vardır. Bu sürecin insan toplulukları açısından en önemli talihsizliklerinden birisi, insanların geleneksel toplumlardaki dayanışma kültürlerinin aşınarak, yerini “her koyunun kendi bacağından asıldığı” kapitalizme bırakmasıdır. Bu değişim, gelişmiş batı ülkelerindeki kapitalist toplumlarda daha uzun yıllara yayılmış olup, Türkiye gibi ülkelerde çok daha hızlı yaşanmıştır. Netice olarak kapitalizmin, benmerkezci sadece kendi dar alanını düşünen insan tiplemesi baskın konuma gelmiş olup, bu tipleme ulaşılması gereken bir figür olarak örnek gösterilmiştir. Bu tiplemenin benmerkezci, kendisini düşünen ve kendisini toplumun üzerinde Demokles kılıcı gibi etki etmesine sebebiyet veren sistem, bunun sonucunda, yaratmış olduğu tipin mükâfatını alır pozisyondadır. Buna birde kapitalizmin kendi iç gelişim süreci eklenince, insan adına daha olumsuz sonuçlar doğmuştur.

Jean Baudrillardcı kavramlarla açıklarsak insan, ölümü ve insanlığın içerisinden geçmiş olduğu trajediyi öylesine kanıksamıştır ki, bunun sonucunda onun dünyası izlediği televizyon vari bir alana dönüşmüştür ve insan bu alanın dışına çıkamamaktadır. Dahası Baudrillard’a göre insan bu dünyadan hiçbir biçimde çıkamayacaktır. Bu bakımdan Baudrillard’ı kötümser bir düşünür olarak adlandırabiliriz.

Doğrultudan, COVİD-19 pandemisiyle alakalı şunu belirte biliriz ki şuana kadar batı Avrupa ülkelerindeki salgın dayanışmacı bir toplum özelliği çıkarmamıştır. Olması gereken ve umulan dayanışmacı bir toplumun açığa çıkmasıdır. Dayanışmacı bir toplumun açığa çıktığını söylemek, mevcut içerisinde oldukça uzakta olanı ifadelendirmek anlamına gelmekle beraber, Baudrillard’ın insanın içerisine sıkıştırıldığı alanın ne kadar güçlü olduğunu göstermesi açısından kayda değerdir. Öyle ki, İspanya gibi yaşlılarına önem veren bir ülkede yaşlılar salgın döneminde, huzurevlerinde ve evlerde kaderlerine terk edilirken, başta Birleşik Krallık ve diğer birçok ülkede alışveriş yapan insanlar bir diğerine saygı göstermemekte ve tamamen kendisini baz alan bir stoklama yaparak sadece kendisini düşünmektedir. Dayanışmanın aksine, ortada gözüken tablo insanların tüketim toplumu içerisindeki bencillikleriyle hareket ettikleridir. Amerika’daki resme baktığımızdaysa, insanlar gıda stoklarına birde silah stoku yaparak katılıyorlar. Bunun yanı sıra “dayanışmanın” bir örneğini gösteren resme en iyi poz veren futbolcular ve kulüpleri biran önce futbolun başlaması için uğraşırken, “kendi dünyalarına” zarar veren salgının yok olması için dua eder pozisyondalar.

Baudrillard’ı pandemi haklı çıkarır halettedir. Lakin, Birleşik Krallık’ın delisi Boris Johnson’ın küreselleşmenin ve kendi partisinin tarihsel simgelerinden Margaret Thatchcer’ın “Toplum diye bir şey yoktur” söylemine karşı, “Toplum diye bir şey vardır” çıkışı, ilginç bir çıkıştır. Çünkü kapitalizmin hedefi insanların bir toplum formu içerisinde yer almamasını sağlamaktır. İnsanların kitle olarak büyük şehirlerde yaşaması, insanları bir toplum yapmaz. Toplum olarak toplum, insanların bütünsellik içerisinde yaşadıkları kitlenin form olarak topluma evirilmesiyle ilgilidir. (Yani, alelade-kendiliğinde olanın, kendisi olması…)

Bugünün (pandemi) kitle içerisinde yer alan topluluk olarak toplumu, Baudrillardcı bakış açısını haklı çıkarır bir pozisyondayken, kimi küçük ve değerli örnekler, toplumsalın yakalana bilirliğine bir göndermedir. Önemli olan bunun geliştirilmesi ve ilerletilmesidir. Ancak durum kolay değildir. Kapitalist bağlam içerisinde Johnson sistemi adına büyük bir gaf yaparken, sistem insanlardaki dayanışmacı kültürün oluşmaması için insanları korku iklimi içerisinde terörize ediyor. Evet, günümüz insanı alelade-kendiliğinde yaşayan bir durumdadır. Ancak insanın sıkıştırıldığı alana rağmen, bu, bu alanın insan tarafından yıkılamayacağı anlamına gelmez. Son yıllarda düşüncenin gelişimi anlamında akademik akılda kötümser birçok fikriyat kendisine yer bulmuş ve gelişmiştir. Yukarıda saydığımız çeşitli olumsuz örnekler hala daha devam ederken, insanın bugün için daha çok sıkıştırıldığı alana mahkûm edilmesine yol açan düşüncelere karşı toplumsal insan fikrin geliştirilmesi gerekir. Çünkü şimdiden görülen odur ki, kapitalist sistem pandemi üzerinden kendi sistemini geliştireceği yeni bir evreye yelken açmıştır.

Bilinçli bir şekilde pandeminin yayılımının önü açılmış, Hollywood film senaryoları işlerli hale getirilerek, insanların tek tek devletleri aklamaları üzerinden, insanların kapitalist sistemi aklayacakları bir aşamaya geçilmek istenmiştir. Bu noktada, dayanışma toplumunun geliştirilmesi için her bir bireyin etkin olması gerekir. Ancak, kapitalizm karşısındaki muhalefet çok güçsüz olmamakla birlikte oldukça parçalı ve dağınıktır. Buna karşın, her anti-kapitalistin kendi yaşama alanında dayanışma toplumunun gerekliliğine vurgu yapabilmesi gerekir. Tabii bu durum, kapitalizmin anti-kapitalistler üzerinde bıraktığı derin tahribatlarla da hesaplaşmaları gerektiğine ilişkin bir uyarıdır. Kapitalist sistemde yaşayan her bir birey bu yönüyle kapitalizmden oldukça etkilenmiş ve savunduğu siyasal-toplumsal fikriyatı unutur pozisyona gelmiştir. Kapitalizmin bütünsel saldırısı, ona karşı bütünsel bir mücadelenin ortaklaştırılması ve bireylerin, kapitalist sistemin tahribatlarına karşı dayanışma toplumu yaklaşımını elden bırakmayarak hareket etmelerinin zorunluluğuyla bağlantılıdır.

-Tufan Bozkurt

You may also like