BlogYazılar

MARKSİST BİR FEMİNİZM Mİ, ERKEK BİR MARKSİZM Mİ?

0

DEVRİMCİ TEORİ DİNAMİKTİR, FEMİNİZM MARKSİZMİ ZENGİNLEŞTİRİR

Gazete Patika’da, daha önce “Marksizm mi, Feminizm mi?” ve “Feminizm Taşıdığı Demokratik Muhteva Kadar Olumlanabilir” başlıklı iki makale yayınlanmıştı. Söz konusu metinler Feminizmin tarihsel gelişimi, içsel tartışmaları, sistem yorumlaması ve Marksizm’le olan ilişkisi açısından kavrayış yetersizliğine sahiptir. Bu açıdan Feminizme yönelik kaba Marksist yorumlamaların kendini aşamaması ve coğrafyamızda gelişen toplumsal ve sınıfsal çelişkilerin çözümü için kesişimsel bir mücadelenin eksikliği nedeniyle Feminizmin kapsayıcı yorumlanması zorunlu hale gelmiştir.

Erkek ağırlıklı ve Ortodoks Marksist metinlere odaklı Marksist hareketlerde feminizme dair kavrayış oldukça yetersiz ve önyargılıdır. Feminizm üzerine MLM (Marksizm-Leninizm-Maoizm) temel klasik metinler genel olarak yetersizdir. Bu durum oldukça doğaldır. Feminizm, kadın hareketi kelimesinden türemiş ancak kadın hareketi sınırları içerisinde kalmamıştır. Marksizm işçi sınıfının politik dinamizmini örgütlemek ile ilgilenmiş, ancak o da başladığı yerde kalmamıştır. MLM’deki her bir “izm”, farklı ihtiyaçları ve sorunları ele alırken formüle edilmiştir. Totalde hepsi Marksizm ve komünizmden ibarettir. Marksizm’in köylülük ve ezilen uluslarla ilişkilenmesi, Leninizm sentezi üzerinden bağını kurabilmiştir. Devlet teorisi, emperyalizm, UKKTH, sosyalizm, parti anlayışı gibi konulara dair siyaset ele alındığında Leninizm özel olarak vurgulanır. Sosyalist sistemlerde geçiş toplumu siyaseti ve geri dönüşlerin siyaseti, parti anlayışı, çelişki yasası, strateji, sosyalist demokrasi, kültür devrimi, düşman güçleri bölme ve ittifak siyasetinde Maoizm gündeme gelir. Bu durumdan ne anlamalıyız? Marksizm yeterliyse Leninizm ve Maoizm ekine ne gerek var? Marksizm, ilahi bir kaynaktan buyrulmamış ve tamamlanmamıştır. Marksizm açık kodlu bir yapıdadır, devamlı işlenip geliştirilebilir. Marksist teori yaşamın, tecrübenin, türlü birikimlerin getirdiği yeni sorun ve çözümlerle sınanarak geliştirilir. Tıpkı Maoist parti anlayışının, Leninist parti anlayışını düzeltmesi gibi.

Feminist teoride komünist ve burjuva dinamiğe dayalı iki ana akım vardır. Anlaşılması açısından daha fazla ilgi alanımıza giren ulusal kurtuluşun dünyada iki ana yolu vardır: burjuva ve komünist. Tabi ki feodal ve kabile şefinin önderlik örnekleriyle gelişen sömürge ülke uluslarının, sömürgeci ulusçulukla tanışmasıyla kendi kimliğini inşa eden pratikleri tarihte vardır. Hala çok sanayileşmemiş toplumlardan feodal ve kabile karakterli önderlikler ekseninde gelişen ulusal isyanlar çıkabilir. Ekoloji hareketleri için de iki karşıt sınıfın politik tutumu vardır.

Marksist bir feminizm meselesini yeterince bilince çıkaramayan yoldaşların esas sıkıntısı, her toplumsal soruna iki ana sınıfın da kendi sınıfsal çıkarları perspektifinden yanıtı olduğudur: biri burjuva, diğeri proletarya. Marksist, komünist ya da sosyalist ön eki tam da bu farkın altını çizmek, bu mücadelenin mülkiyet toplumu ile hesaplaşılmadan yürüyemeyeceğini ortaya koymak içindir. Marksist feminizmi yok sayacak olsak dahi; burjuva feminizme, burjuva ulusal kurtuluşçuluğa, komünist kavrayıştan uzak olan işçi hareketlerine ve özgürlük mücadelesine nasıl yaklaşırız? Esas mücadeleyi bu alanlardaki sistemin hâkim tahakküm ilişkisine yöneltiriz. Mülkiyetçi toplumsal yapıyla hesaplaşılmadan verilen mücadelenin eksik kalacağını ise isyan eden, hak arayan güçlere hatırlatırız. Çünkü tüm tahakküm ilişkileri mülkiyetçi temel üzerinden yükselir. Bu mülkiyetçi temel, bütününden ortadan kaldırılmadığı sürece onun türevi olan tahakkümcü ilişkiler varlığını sürdürür.  Onların komünist olmamasını değil, başka toplumsal kategorilerdeki tahakkümcülüğünü, mülkiyetçi sistemle hesaplaşılmadan özgürleşemeyeceklerini hatırlatır ve eleştiririz. Birinin komünist olmamasını doğrudan eleştirmek pek işe yarar bir şey değildir. O düşüncenin yetersizliğini, komünal yaklaşımdaki çözümüyle sunarız. Kuru ajitasyona dayalı MLM vurguları hiç bir işe yaramayacaktır. Fakat tahakkümün kökenindeki mülkiyet gerçekliğini, tahakkümün sistem ve burjuva siyasal iktidarla ilişkisini, tahakkümün kesişimsel/diyalektik gerçekliğini ortaya koymakla işe yarar bir yaklaşım göstermiş oluruz.

Yenilenme, daima yaşanan ve yaşanacak olan bir şeydir. Nicelikten niteliğe geçiş, yadsımanın yadsınması ve olumlama, sentez-analiz-sentez, katı olan her şey buharlaşır gibi Marksist düşünce yasaları bunu ifade eder. Bu durumda her tecrübe ile kendi Marksist kavrayışınızı geliştirebilir, bu kavrayışı kollektife sunup toplumsallaştırabilirsiniz. Bu durumda ne gibi sıkıntılar yaşayabiliriz? Dogmatizmin algısal körlüğü ve kaba materyalizmi yanlış yorumlara neden olabileceği gibi, yöntemsizlik ve eklektizm de liberalize ederek, meseleyi tümden bulanıklaştırabilir. Bu iki sapma da zarar verir. Basmakalıp ve statükocu yaklaşımlar; eklektizm ve dogmatizm gibi zararlara rağmen, yaşam bize çoğu zaman değişimi dayatır. Kavrayışımızın, somut şartların somut tahlilinden kopması durumunda yaşama toslayıp, başarısızlığa ve gerilemeye mahkûm oluruz. Gerileme dönemlerinde ise proletarya ve burjuvazi arasındaki sınıfsal çelişkinin yerini, içsel çelişkilerimiz alır. İçsel meseleleri düşmanla olan çelişkinin önüne geçirdiğimiz durumlarda; bölünme, hizipleşme ve yozlaşma gündemimizi işgal eder.

Siyaset Ve Maddi Koşullar Arasındaki İlişki

Yaşamda önce nesneler açığa çıkar. İnsanlar bu nesnelerle ilişkilendikçe anlamlandırır, tanımlar ve kavrar. Bu anlamlandırma ve kavrama süreci, bilinci inşa ederken şu aşamaları izler: Şeyin varoluşu, şeyle ilişkilenme ve tanıma, kavrama ve değiştirme. Mülkiyetçi toplumda insan, çarpıtılmış bilinçle olgulara yaklaşır. Varlıklara, olgulara, kendine, topluma yabancılaşır. Maddi varlıklara ve sisteme dair açlık ve barınma güdüsü, insanların ilk aşamada önüne çıkan öncelikli ihtiyaçlardır. Bunlara erişen insanın ihtiyaçlarını, siyasal ve kültürel ihtiyaçlar izler. Bunun üstüne de siyasal düşüncelerin çatışması ile askeri mücadeleler ortaya çıkar. Bu nedenle en devrimci teori olan Marksizm bile, olay ve olguları ortaya çıkışından sonra ele alabilir ve tanımlayabilir. Çünkü genel olarak maddi koşullar oluşmadan, o koşulların siyaseti somut koşullar ekseninde tahlil edilemez. Öngörüler, sosyal yaşantının ufku kadardır. Gelecek tartışmalarında bile, ne kadar uzağa bakarsan görüntü o kadar bulanıklaşır. Şeylerin gerisinden gelmenin doğası gereği, teori ve politika da yaşamın gerisinden gelir. Marksistler verili koşulları devrimci yaklaşımla değerlendirdiklerinden yeni koşullarla gelen yeni mülkiyetçi sistemi, ilişkileri, sürecin gerektirdiği devrimci çözümleri de öngörüp tasarlayabilir.

Yukarıda ifade edilen nedenlerden hareketle; Marksizm her zaman eksik ve yenilenmesi gereken, aynı zamanda her zaman devrimci bir teoridir. Feminizm meselesine de bu bilinçle eğilmemiz lazım. Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’da geçmeyen şeyler, hem Marksist hem de aynı zamanda MLM dışında olabilir. Nasıl mı? Marksist metodoloji ile incelenip geliştirilmesi onu Marksist metin yapar. Fakat MLM klasik metinleri içinde olmaması, MLM ifadesi dışında tutar. Marksist (Kesişimsel) feminizm de bu noktada ele alınmalıdır. Marksist ve anarşist feministler; terminolojiyi, siyaseti ve teoriyi oldukça zenginleştirmiştir. Tabi ki bu metinlerde eksiklikler olabilir. MLM klasik metinlerdeki eksiklikler ve ilkesel hatalar esas teorik özü nasıl karartmıyorsa, komünist bir feminizmin eksiklikleri ele alındığında da esas özü karartmayacaktır. Marksist terminoloji açısından kesişimsel feminizmin kullandığı şu kavramlar; toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim, akışkanlık, rıza, performans, kesişimsellik, heteronormativite, cisnormativite, norm tartışmaları, insanın doğası vs. konularda bambaşka bakış açısı sunmaktadır. Ayrıca kesişimsel feminizmde, ikili ilişkilerin dinamiklerini ele alırken özgürlükçü, çoğulcu çözümler geliştirilmiştir. Mesela mülkiyetçi sistemler duygusal ilişkileri belli bir kalıba sokarak insanları şekillendirmek ister. Fakat sağlıklı ilişki önerimi, gerçekliğe ve ilişkilerin dinamiklerine göre kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Kimi insanlar için tek eşlilik, kimisi için çok eşlilik, kimi insanlar için seksüellik, kimi insanlar için aseksüellik ihtiyaçlara ve ilişki dinamiklerine daha uygun olur.

Feminizm ile teorik ilişkimizi iki kategoriye ayırarak sadeleştirebiliriz: Burjuva ve komünist(kesişimsel) feminizm. Öncelikle, bütünlüklü sistemle hesaplaşmayan feminist hareketlere dair yaklaşımımızı koyarsak mesele anlaşılır olacaktır. Burjuva feministler çeşitli tezahürlerde ortaya çıkabilir. Bunların transfobik, homofobik, dini, kapitalist, ulusal, ırkçı, normatif, militarist vb. körlükleri olabilir. Mesela bir feminist veya çevreci için gerek Kürdistan’daki, gerekse diğer coğrafya ve ülkelerdeki savaş; ekolojik yıkım ve kadına yönelik şiddet içerir. Bir feminist, sömürgecilikten ve işgallerden rahatsız olmuyorsa burjuva feministtir. Bir ekolojistin savaşı arzulaması, bir feministin ise militarist savaş savunusu yapması anlaşılamaz. Tüm savaşlar ya tamamen haksız, ya da bir tarafı haksızdır. Askeri bir saldırganlığa karşı, direnişi ve özgürlük savaşının meşruluğunu savunuruz. Fakat ormanın yakılmasını, cinsiyetçi tavırları savunmayız. İşte Türk milliyetçiliği yapan bir feminizm, emekçi kadının yaşadığı sorunlara duyarsız bir feminizm, göçmen kadınlara düşmanlık yapan bir feminizm, dini ve kültürel ahlaki değerler gerekçesi ile cinsel özgürlüğe saldıran bir feminizm; burjuvadır ve sığdır. Biyolojik gerekçeler ileri sürerek insan doğası üzerinden cinsiyet ve cinselliğe kalıp uyduran ve transların cinsiyetini sorgulayan bir feministlik burjuva karakterlidir.

Özellikle vurgulamak gerekir ki, feminizm çıktığı noktada sabit kalmış bir mücadele değildir. Çıktığı anda kadınlara eşit ücret, eğitim ve siyasete eşit katılım gibi taleplerle ilişkiliyken; günümüzde oldukça ilerlemiş toplumsal cinsiyet rollerinin eleştirilerini, normatif yapının eleştirisini, ikili cinsiyet sisteminin eleştirisini, ev içi emek tartışmalarını, aynı zamanda LGBTİ+ mücadelesini, heteroseksizmle ve cinsel şiddetle mücadeleyi de sorunun kapsamına alır.

Kesişimsel feminist anlayışa göre failin ve mağdurun cinsiyeti sabitlenemez ve atanamaz. Çünkü mülkiyetçi toplumda tahakküm araçlarına sahip olan sadece erkek cinsinden ya da heteroseksüellerden değildir. Kadın tahakkümcü de bu gücünü cinsel şiddette pekâlâ kullanabilir. LGBTİ+ bir birey de natrans(trans olmayan) heteroseksüel bir erkeğin üstünde tahakküm kurup cinsel şiddet uygulayabilir. Olay özgülünde işin rengi değişiklikler gösterir. Ayrıca sınıfsal sistem, emperyalizm, heteroseksizm, tahakküm vs. hepsi cinsel şiddet ve cinsiyetçilikle ilişkilidir.

Komünizm, feminizm için zorunlu bir çözümdür. Bütün kötülükler aynı maddi zeminden (mülkiyetçi toplum temelinden) yükselir. Bu noktadan hareketle, mülkiyetçi ve tahakkümcü sistemlerin aşılması zorunlu görülür. Genel sığ kanı ise; feminizmin kadınlarla sınırlı bir perspektifi olduğudur. Bazı insanlara göre; feminizm kadın hareketinin yanı sıra, LGBTİ+ların mücadelesinden ibarettir. Hâlbuki feminizm geldiği an itibari ile trans olmayan heteroseksüel erkeklerin bile tahakkümcü olmayan sağlıklı ilişkiler yürütmesini, cinsel özgürlüğünü sağlar ve bu erkekleri de özgürleştirir. İşte bu külliyatın okunmasını acil kılan da bu önyargılı sığlıktır. Nasıl ki işçi sorunu için sendika, köylü sorunu için sendika veya kooperatif, öğrenciler için ise öz örgütler gereklidir. Aynı şekilde kadın ve LGBTİ+ hareketin de kesişimsel feminist örgütlenmelerle organize olması gereklidir. Gelinen aşamada; bu en genel feminist mücadele sadece kadın ve LGBTİ+ değil, natrans (trans olmayan) heteroseksüel erkeklerin de parçası olabileceği entelektüel bir mücadeledir. Fakat esas mücadele alanında bu meselenin en fazla ezileni olan kadın ve LGBTİ+’ların öznesi olduğu bir mücadeledir. Bu mücadeleye karşı aşırı alerji, kendindeki klasik ataerkil erkek anlayışını ifşa eder. Feminist hareketin bütününü böyle gören yaklaşımla, devrim kelimesini jakobenlikle bir gören sığlık aynıdır. Kadınların ve LGBTİ+ların bunca külliyatlı teorik derinlikli tartışmasını yok sayan, kör bakan erkek Marksistliğimizden vazgeçmemiz zaruridir. Bu tip bir Marksizm savunusu, devrimci ve komünist değildir. Bu noktada devrimci metodoloji ile gelişen kesişimsel feminist teori ile ilişkilenmek kaçınılmaz, reddedilemez bir görevdir.

Neden kesişimsel feminizm diyoruz ve kesişimsel bir feminizmin Marksizmle ilişkisi nedir? Kesişimsel feministler hangi teorik çerçevede kendilerini ifade ederler? Bu meselenin izahatını yaptığımızda konunun daha iyi anlaşılacağını düşünüyoruz. Öncelikle kesişimsel meselesi üzerinde duralım. Sosyal yaşamda insana dair hemen her şey mülkiyetçi sistemle ilişkili ve bu noktada sınıfsal bir düzlemde var olur. Toplumsal olgular sınıfsal gerçekliğe sahip olur. Kapitalist toplum da önceli mülkiyetçi toplumlar gibi bir sömürü çarkı ve tahakküm üzerine kuruludur. Tüm toplumsal olgular da bu temelde sınıfsaldır. Toplumsal sorunların sınıflı toplumda son kertede de olsa sınıfsal bir izahı olur. Yani erkek egemen düzen sınıfsal sistemin dışında bir gerçeklik taşımaz. Emperyalizm ve sömürgecilik, ulus devlet ve ezilen uluslar ile göçmenler üzerindeki baskı da sınıfsal kaynaklıdır. Doğanın talanına burjuvasından işçisine kadar her sınıftan mülkiyetçi düşüncede insanın saldırganlığı dâhildir. Bu nedenle yapan işçi bile olsa doğa tahribi mülkiyetçi hırsla olduğundan, orman arazisini mülkleştiren işçinin güdüsü de sınıfsal olarak burjuvadır. Ya da hayvanları gelinen toplumsal aşamada hala yiyecek ve mal olarak görmekte mülkiyetçidir. Sosyal yaşamda her şey sınıfsal iken ve bütün bunlara bir kapitalist yaklaşım getirilirken; komünistlerin bu meselelere yanıt vermemesi düşünülemez. Marksistlerin çok sevdiği ve kaba Marksistlerin yanlış anladığı bir durumdan hareketle örnekler verelim. “işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur, kazanacakları bir dünya vardır.” Bu anlayış ekonomik sınıfların indirgemeyle anlatılmasını ifade eder. Yapılan, ekonomik sınıfların devrimle ilişkilerinin sınıfsal sınırlarının anlaşılması için bir indirgemedir. Marks burada tek tek işçilerden bahsetmemektedir. Marks, sınıfsal olarak kaybedecekleri bir şey olmadığını sadece ifade eden, ajitatif bir slogan ortaya koymuştur. Tüm gerçeği ifade etmemiş ve buna sığdırmamıştır. Şimdi bir işçi karakteri yaratarak indirgeme yapalım. Orman arazisine imar barışından istifade etmek için ağaçları kesip ev yapan, Ermeni’den veya Rum’dan kalan küçük bir araziyi veya evi işgal eden, Maraş’ta Alevilerin evlerini yağmalayıp canlarına kastedip kadınlara tecavüz eden, ev emekçisi eşini yemeğin tuzundan veya başka sebeplerle ezip aşağılayan ve hizmetlerinde kusur gördüğünde döven, kızlarını eğitime yollamayıp despot bir ataerkillik uygulayan, erkek çocuklarını fabrikada çalıştırıp istediği yaşamı dayatan bir işçiyi, Mervan’ı değerlendirelim. Mervan’ın linçci şovenistliği, ezilen uluslar üstündeki sömürgeci tahakkümden nemalandığı ve yağmadan, talandan paylandığı gerçeklik; Mervan’ın ulusal tahakkümdeki hissesidir. Aleviler üzerindeki efendiliği, yağması talanı, tecavüzü ve cinayeti; bir inanç grubu üzerindeki tahakkümüdür. Orman arazisinde parselleme amaçlı ağaç kesmesi, kuşlara, hayvanlara ve bitkilere zarar verip doğayı işgal etmesi; doğa üzerindeki tahakkümcülüğüdür. Evde eşine ve çocuklarına her türlü şiddet, angarya, dayatma ve tecavüzü; kadının üzerindeki eril tahakkümüdür. Dışarıda kadınlara yönelen toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden dayatmada bulunması, baskı kurması, şiddet uygulaması, taciz ve tecavüzü; kadının üzerindeki bir başka yaşam alanındaki eril tahakkümcülüğüdür. Yani işçi Mervan, sadece işçi değildir. Zinciri dışında kaybedeceği tahakkümcü ilişkileri de vardır. Tüm işçiler Mervan gibi değildir. Marksizm’i Aristo mantığı ile anlayanın Mervan’da göreceği; zincirleri dışında sistemle bağı olmayan çaresiz Mervan’dır. Ama işçi Mervan’ların burjuva sınıfı kadar korkunç olduğu birbirinden farklı tahakküm ilişkileri de vardır. İşçi Mervan ile konuşunca, dünya görüşünü; erilliği, eşcinselliğe düşmanlığı, milliyetçiliği, laiklik karşıtlığı ile açıklar. Mervan konuşunca erkekliğinden, ırk ayrımcılığından, milliyetçiliğinden, arazi işgalciliğinden, avcılığından, tecavüzcülüğünden bahseder. Çoğu zaman bu tiplemeler bir tek işçilikleriyle övünmezler. Bizde Mervan’ın kendini içine yerleştirdiği, var olduğu ve benimsediği bu kimlikleri önemsemeyip, sadece Mervan’ın işçiliğinden mi bahsedeceğiz? Evet, ekonomik kriz, geçim sıkıntısı gibi işçi sınıfına kan ağlatan şeyler Mervan’ı da etkilemektedir. Fakat çoğu zaman bu tiplemeler milliyetçi ve dinci siyasal radikalliğe daha fazla meyil etmektedir. Birilerinin Aristo mantığı yürütüp işçilerin zincirinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur, Mervan işçidir, işçi sınıfı da devrimcidir, o zaman Mervan devrimcidir gibi anti-Marksist sonuçlara ulaşması Marksın kabahati değildir. Biri bıçak yapar ekmek keselim diye, biri de ekmek bıçağını alıp koyun keser, insan keser. Marksizm’i, devrimci teoriyi kesip biçmek, karikatüre çevirmek için kullanan arkadaşların bu konuda da yaptığı budur. Çaya çorbaya limon der gibi, her şeye işçi hareketini veya Ortodoks Marksist metinleri dayatan bir yaklaşımla komünist siyaset yapılamaz. Kesişimselliğe göre insanların kimlikleri çok katmanlıdır. Bir kişinin hem sınıfsal, hem cinsiyet ve cinsel, hem inançsal, hem kültürel, hem de ulusal vb. kimlikleri vardır. Üstelik kimlikler o kadar çeşitlidir ki her bir insan kadar o kadar farklı gerçeklikler vardır. İnsanların tek düze indirgenmiş bir kimlikle açıklanması, yaşamın gerçekliği ile bağdaşmaz. Ezilen ulus ve inançtan erkek bir işçinin, ezen ulus ve inançtan burjuva bir kadına cinsel şiddet uygulamasını düşünelim. Gayet mümkün bir konudur. Bu konuyu ele aldığımızda onun sınıfsal, inançsal, ulusal ezilmişliğini mi, yoksa erkek üstünlüğünü mü görürüz? Bir anda gerçeklik algımız fena halde sarsılır. Fakat gerçeklik aslında böyle bir durumdur. Fail ve mağdur sabit değildir. Tahakküm ilişkileri iç içe geçmiş kimliklerle inşa edilmiştir. Tahakküm uygulayan sistem eril, burjuva, türk, sunni, Müslüman, laik, heteroseksüel gibi kodlara aynı anda sahiptir. Sistem tam olarak kiyerarki ile açıklanabilir bir suç ortaklığı sistemidir. Ezilenlerinde farklı kimlik kodları ile ezen olduğu ve sistemi beslediği bir gerçeklik vardır. Bu gerçeklik, örneğin burjuvazi tarafından sömürülen, baskı altında tutulan erkek işçinin kadına baskı ve şiddet uygulaması, benzer bir biçimde kadının çocuğa şiddet uygulaması ve bu sistem içerisinde yetişen çocuğun akranlarına ve hayvanlara şiddet uygulaması gibi basitçe açıklanabilir. Sömürü, baskı ve şiddete dayalı sistemin her bir çarkı toplumsal olarak şekillenmiş ayrıcalıklı kesimlerin başka kesimler üzerinde kurduğu mülkiyetçi, ataerkil bir gerçeklik sergiler. İnsanlar, sabit olmayan ayrıcalıklı konumlarına göre iktidar edinir ve mevcut düzeni pekiştirir. Her bir durumda bu ayrıcalıklı konumlar var oldukça başka insanların ezilmesine neden olur. Birçok durumda ezilen bir insanın tahakküm ilişkisi geliştirebilmesi için, ancak başka noktalarda var olan ayrıcalıklarını kullanmasıyla yapabilir. Bir ezilenin tüm kimliklerde ezilen olması çok dar bir kimlik grubunda gerçeklik bulur. Bunun için(örneğin Müslüman bir toplumda)Hristiyan, Ermeni, transkadın ve öz gereksinimlerini yerine getiremeyen bir işçi olmak gerekir. Eğer natrans erkekse tamamen ezilen değildir. Diğer bütün kimlik hallerinde ezilen iken, ayrıcalık sahibi cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayanarak, homofobik ve kadın düşmanı yanını kullanabilir. İnsanlar sadece kölelik zincirlerini kırmak ile devrimcileşemez. Kurdukları tahakküm ilişkilerinden de vazgeçmeleri gerekmektedir.

Kimliğin çok katmanlı yapısının bir başka boyutuna gelelim. İnsanları devrimci yapan tek şey sınıfsal çelişkileri değildir. Her bir kimlik katmanı, ahlaki değerleri ve empati yeteneği gibi değişkenlerde önemli etkenlerdir. Şimdi birkaç yaklaşıma sahip farklı politik program seçeneklerini var sayalım. Dört adet devrimci parti örneği verelim. A partisi; sadece işçilere ve emekçilere hitap etmektedir. B partisi; işçi ve emekçilerle birlikte ezilen uluslara da hitap etmektedir. C partisi; ezilen uluslar, emekçiler ve natrans kadın haklarını savunmaktadır. D partisi ise; zulmün her türüne ve yabancılaşmanın her haline dair farkındalığı örgütleyip; işçi ve emekçilerin haklarını, ekoloji mücadelesini, feminist hareketi, enternasyonalist mücadeleyi ve ezilen ulusların kurtuluşunu savunmaktadır. Ortalama Aristo mantığı ile düşünen biri için, sadece işçileri ve emekçileri savunan daha geniş kitleye ulaşır. Çünkü diğer alanlarda sorunlu olan insanları da kapısından içeri çağırır. Fakat sosyal yaşam göstermektedir ki insanların sadece çaresizleştiği alana değil, tahakkümcü oldukları alana da değinmek ve onları eleştirerek örgütlemek en ileri kitleyi örgütlemeyi ve programın genişliği ile de yaşamın her bir alanında var olan ezilenleri mücadeleye kanalize etmeyi sağlar. Üstelik feminist, ekolojist, komünist ve enternasyonalist olan biri kendini en iyi ifade ettiği yapıya gider. Tabiî ki içimizdeki cinsiyetçiler rahatsız olup, kendilerini ifade edecekleri cinsiyetçi siyasi hareketlere yönelebilirler de. Fakat burada esas olan, yoldaşlarımızı yabancılaşmaya karşı farkındalığa eriştirip mülkiyetçi burjuva sisteme karşı komünal sistemi bugünden örgütlemeye girişmemizdir. Eğer ileri kitleyi kazanıp, komünist siyasette ilerlemek istiyorsak, insanların yaşamsal sorunlarına değinmeli ve sistemin suç ortaklığı ilişkiselliğini kesişimsel devrimci bir mücadeleyle yıkmalıyız.

İşçi Mervan örneğinden kesişimsellik, feminizm, Marksizm sentezini verdiğimiz kanaatindeyim. Şimdi birazda meselenin teorik çerçevesine girelim. Feminist külliyat oldukça nitelikli teorik bir çerçevede inşa olmuştur. Feminizm başlangıçta kadın hareketi olarak, işçi ve burjuva feminizmi ekseninde iki sınıfsal kulvarda inşa olmuştur. Ezilen ulus ve LGBTİ+ bireylerde daha ziyade kesişimsel bir feminizm ekseninde kendini var edebilmiş ve gerek işçi, gerek ezilen ulustan kadınlar ortak mücadeleler yürütmüştür. Örnek olarak ABD’de 1800’lü yılların sonlarında fabrikalarda sosyalist işçiler siyah hakları mücadelesi ile de ilişkilenip temas halinde olmuşlardır. Ülkemizde ise Türk toplumundan Kürtlere, Alevilere en yakın duran aydınlar sosyalist ve feminist çevrelerden olmuştur. Bu durum rastlantısal değildir. Kesinlikle sistemin kendini var ettiği farklı kimlik boyutlarında ezilenler kendi durumları ile öteki ezilenlerin ezilmişliği arasındaki sistematik bağı, mülkiyetçi karakteri görmektedirler. Kesişimsel feminizmin esas öncüleri de komünist dünya görüşünden Anarşist ve Marksist ekollerden insanlardır. Marksizm ekolleri ve Anarşistler arasındaki fark feminizm alanında esası belirlememektedir. Çünkü Marksizm ve Anarşizmin ana akımının tartışması geçiş toplumu ve komünizme geçişte devletin olup olamayacağında düğümlenmektedir. Bu alan bu tip ekol tartışmalarına çokta müsait bir zemine sahip olmadığından, bu alana Anarşist ekollerin, Troçkistlerin, Maoistlerin, Enver Hocacıların çizgisel farkları yansımaz. Üstelik buradan doğan kavramsal ve yöntemsel tartışmalar komünist düşüncenin gelişmesine, birlik politikasına da hizmet edebilir. Bu teorinin siyasal çizgilere göre üçüncü dalga feminizm, queer feminizm, kesişimsel feminizm, anarko feminizm gibi isimlendirilmesine rağmen kendi aralarında feminizme dair esas payda ortaktır. 60’lı yıllardan, 1968 gençlik ve öğrenci hareketleri, kültür devrimi sürecinin siyasal dalgasıyla başlayan cinsiyet ve cinsel özgürlük tartışmaları vb. ekseninde 90’lı yıllara kadar 2. Dalga feminizmin teorik inşası yaşanmıştır. Üçüncü dalga feminizm, ikinci dalgadan beslenerek ikinci dalgaya karşı bir tepki olarak 80’ler sonu, 90’lar başında olmuştur. 60’lı, 70’li, 80’li ve 90’lı yıllar boyunca devamlı olarak feminist teoride birikim süreci yaşanmıştır. Marksist ve anarşist kadın hareketi bu sürecin ana yönünü tayin ederken temelde yabancılaşma, kesişimsellik, kiyerarki, toplumsal cinsiyet, normatiflik, heteroseksizm, rıza ve rıza inşası, akışkanlık, özcülük ve performatiflik gibi bir yığın kavram da gelişmiştir. Bu kavramları birer büyüteç olarak görelim.

Yabancılaşma ve kesişimsellik meselelerini son süreçte bolca işlediğimizden hareketle açmayacağız. Kiyerarki; iktidarın ve sistemin tahakkümcülüğünün çok katmanlı, çok kimlikli bir yapıda olmasını ifade eder. Bir takım kimlikleri ile ezilenin ve ezenin başka kimlikleri ile tersi pozisyona düşebildiği, mülkiyetçi bir zorbalık çarkıdır.

Normatiflik eleştirisi ise; normalleştirilen şeyin içerisinde yer alan toplumsal ahlaki değerlerin sorgulanmasını, normun inşa edilen bir şey ve insanlara giydirilen bir kalıp olduğunu, açıklanması gerekenin anormal değil normal kalıbının olduğunu ileri sürer. Normal olanın tartışma dışı tutulmasını sistemin düşünüş tarzı kalıbının ürünü olarak görür. Anormallik kalıbını da oluşturan esas şeyin, normatif yaklaşımı belirleyen sistemin dayattığını ifade eder. Anormal olan normale göre belirlenir. Sistemin, anormali de asi olana giydirdiği ikinci bir role dönüştürdüğünü, bu kimliğinde hapishaneye dönüştürüldüğünü ifade eder. Çünkü sistem sadece normali değil anormal olanı da kalıba sokup tanımlamıştır. Anormal tanımlanan kendini normale göre tanımlamış olur.

Heteroseksizm, heteroseksüel olmanın tek doğru cinsel yönelim olduğunu ve onu genel bir zorunluluk olarak dayatmayı tanımlar. Kişilerin cinsel yönelimleri kendi meseleleridir. Her heteroseksüel eşittir heteroseksist değildir. Fakat her heteroseksüelliği dayatan kalıp heteroseksisttir. Bu noktada heteroseksüellik özgürlük olmaktan çıkıp tahakkümcü bir karakter kazanır. Toplumsal cinsiyet rolleri kalıbı ile nasıl erkek ve kadın olunacağı, cinsel yönelimler tanımlanmış ve sınırlanmıştır. İnsanlar toplumsal cinsiyet rollerine uydukları ve bu kimliği doğuştan itibaren maruz bırakılarak içselleştirdikleri için bu durumda inşa edilmiş bir heteroseksüellik genel durumu açıklamaktadır. Toplumsal normların o normları benimseyen ve onların sınırları içinde kendini gören kesimin yararına sürekli olarak öne çıkartılır, propagandası yapılır. Ne zaman ki bu normlar dışında bir pratik görülürse bastırılmaya ve görünmez kılınmaya çalışılır. Aşırı ayrıntılı, sistematik ve özümsenmiş bir cinsiyetçi ilişki sistematiği söz konusudur. Dilimiz cinsiyetçidir, düşüncelerimiz ve kurduğumuz sosyal ilişkiler cinsiyetçidir. Doğuştan başlayan bu inşa edilmiş süreç sonucu bu durumu özümser ve benimseriz. Ayrıca cinsiyet insanda doğadan daha da farklı bir karmaşıklıkta oluşur. Eğer yaratılışı savunmuyor ve materyalist bir dünya görüşüne sahipsek insanın ve canlıların sabit bir doğasının olmadığını biliriz. Bu evrim ve değişime hastalık mı diyeceğiz, yoksa doğal bir süreç mi? Doğal süreçte zaten değişim kaçınılmaz ve mutlaktır. İnsan yaşamına geldiğimizde doğasını belli yönleri ile aşma cüretine soyunan ve kolektif var oluşu ile doğa arasındaki ilişkiden hareketle habitatına müdahale edip onu değiştiren ve onunla değişen bir habitus ile ilişkilidir. Doğanın birçok yasasını hayvanların yaptığı düzlemde savunup hakkımız diyebiliyor muyuz? Cinayet, tecavüz, zorbalık gibi kavramlarımız neden var? Doğal olarak, yaşamımız artık doğrudan doğayla açıklanamaz. İnsan kendini inşa eden, gerçekleştiren ve yabancılaşan, farkındalığa erişebilen bir canlıdır. Bu durumdan kaynaklı insanın ürettiği kültür ve varoluşu sadece doğa ve biyoloji ile de açıklanamaz. İnsanlar kendi varoluşlarını anlamlandırırken cinsiyet kimliklerini ve cinsel yönelimlerini de inşa edebilirler. Bu biyolojik cinsiyetle (Atanmış cinsiyet) açıklanamaz. Biyoloji insan doğasının sadece bir yönüdür. İnsanların kanatları olmadığına göre uçmakta insan biyolojisinde yoktur. Fakat uçak yaparız ve uçarız. Yetinmez uzaya çıkarız. İnsanların suyun 1-2 km derinine inmesine uygunda bir biyolojisi yoktur. Ama denizaltıyla Mariana Çukuruna bile ineriz. Doğada devlet dediğimiz oluşum, fabrikalar, mahkemeler ve diğer insan ürünü koca sistemlerin benzeri yoktur. Yani dahası insan sosyolojisini doğayla açıklamanın sonu, sosyal seleksiyona ve ırkçılığa bile gider. İnsan kültürünü inşa ederken cinsiyetinin toplumsal olarak inşası da söz konusudur. Biyolojik cinsiyet her ne kadar sürekli yeniden inşa edilen toplumsal norm olarak genel kabul görse de insanın gerçekte atanmış cinsiyeti dışında kendini ifade etmesini sınırlamamaktadır. Tüm kültürel ve inşacı bilime rağmen insanlar kendini atanmış cinsiyeti dışında var edebilmektedirler. Cinsiyet inşası ve bu inşanın tekrar tekrar yapılabilmesi yani kişinin kendini ifade ettiği cinsiyetin tersi yönde dönüşümler yaşayarak hissettiği cinsiyette değişkenlikte yaşayabilir. Yani bir kişinin genital organı dediğimiz şey kişinin cinsiyetini belirlemez hissettiği belirler. Ve kişi kadınlık beyanı verdiğinde bu onun özgürlüğüdür. Tam bu noktada o kişinin beyanı ile onu temel aldıktan sonra tekrar değişimde beyan edebilir. İşte bu akışkanlık hali toplumsal cinsiyette vardır. Cinsel yönelim de insan fantezisinin, arzularının haline göre çok farklı haller alır. Cinsel yönelimin kaynağı hazdır. Eğer üreme olsaydı insanların sadece çocuk yapmak için sevişmeleri gerekirdi. Fakat birçoğumuz (aseksüel bazı bireyler hariç) çocuk yapma amacı dışında esas olarak haz almak için sevişiriz. Bu demektir ki sevişmeyle üreme ve biyoloji arasında mutlak bir bağ yoktur. Oldukça keyfiyetimize açıktır. Özcülük insanı biyolojik, kültürel sınırlılıklarla ve normatiflikle tanımaktan beslenmektedir. İnsanı sabitleyen bir düşünüş şeklidir. Trans deneyime sahip bir bireyin cinsiyet beyanını tanıdıktan sonra dahi, bu beyanı değiştirmesini ve yeniden kimlik inşasına girmesini reddetmek, ya da beyanını geri çekmesini reddetmek bile özcüdür. Cinsellik de bu noktada akışkandır. Sabit bir özle açıklanamaz. Hem cinsine ilgi duyan biri, sadece başka bir cinse karşı ilgi duymaya başlayabilir. Cinsellik ve cinsiyet performansa dayalı bir inşa halidir. Kişinin benliğini beyanı ve/veya performansları ifade eder.

Hayvana ve her toplumsal kesitten insana yönelen tecavüzler, ölüler ve nesnelere yönelen arzu pratikleri gibi sosyal yaşamda türlü haller de vardır ve rızanın alınmadığı tüm ilişkiler tecavüzdür. Rızanın inşa edildiği ve daha tam ifade ile türlü manipülasyon, tahakküm, güç, maddi dayatmalarla alındığı haller ise istismardır. İstismar da öz itibari ile tecavüzdür. Hayvana ve ölülere yönelende rıza olmadığı için tecavüzdür. Nesneler ile kurulan performasyon farklılaşır. Kişi kendi kullanımındaki nesnelerle kurduğu ilişki tartışma dışıdır. Fakat başkalarının kullandığı nesnelere yaptığı durumda ise kullanan kişiye yönelik sınır ihlalinde bulunur ve taciz etmiş olur. Kısacası özgür rıza ve karşılıklı arzular ilişkinin dinamiğidir. Meşruluk bu özgürlük alanında, karşılıklı rızadan doğar.

Son dönemler seks işçiliği kavramı da tartışmalara konu olmaktadır. Kısaca bu meseleye dairde şunları değerlendirelim. İnsan arzusu, fantezisi ve cinselliği de metalaşmıştır. Kapitalizm bu alanda da porno endüstrisini bir taraftan şişirmekte bir taraftan da geleneksel bir pazarlama ilişkisini sürdürmektedir. Bu alanda kendi için çalışanlar, endüstride çalışan porno emekçileri, mafya ve pezevenk tarafından çalıştırılanlar, köleler vs. vardır. Kendi rızasıyla ve istekli olarak seks işçiliği yapanlar, daha iyi bir seçeneği olmadığı için yapanlar vardır; bu iki seçenekte kişi kendi düzeni ve imkânlarıyla kimseye bağımlı olmadan veya devletin denetimi altındaki genelevlerde mesaili olarak veya sokak kurallarıyla ekonomik olarak mafya-pezevenklere bağımlı illegal olarak bu işi yapmaya devam edebilirler.  Zorunlu olarak yaptırılanlar (zorunlu seks işçiliği-seks köleliği)ise tutsak edilen mülteciler, uyuşturucu bağımlıları gibi örneklendirilebilir.  Hepsi kendi içinde farklı gerçekliklere sahiptir.

Seks işçiliğinin işçi kategorisine girip girmediği konusunda ve genel üretimdeki işçi ile arasındaki farklılık ve benzerlikler üzerine tartışmalar söz konusudur. Somut bir meta üretmeyen işçi midir? Mesela garson ne üretmektedir? Bir yemek veya içecek taşıyan kişi konfor üretmektedir. Aslında garsona işçi dememek gibi bir duruma benziyor. Üretilen şey soyut da olabilir konfor üretimine dair, yani hizmet sektörü denen sektörde üretimin önemli bölümü ortaya somut metalardan farklı bir gerçeklik çıkarır. İşte bu hususta işçi demek genel piyasada pazarlanan kitlenin tamamını değil kendine çalışan veya pezevenk veya şirketlerle çalışan bir kitleyi ifade eder. Kölelerin durumunu, rehin tutulanları açıklamaz.

Peki, bu işi savunur muyuz? Biz hiçbir sömürü biçimini, yabancılaşmayı ve para ilişkisini felsefe olarak savunmayız. Hepsine karşıyız. İşçiliğe de karşıyız ve komünizmi bu noktada istiyoruz. Kendini var eden hem kolektif hem de bireysel varoluşu anlamlandıran bir ihtiyaç üretimi toplumunu arzuluyoruz. Doğal olarak seks işçiliğini de tüm diğer işçilikleri savunmadığımız gibi meslek olarak savunmuyoruz. Fakat öte taraftan biz kabul edelim veya etmeyelim ortada kapitalist toplumsal ilişkiler var. İnsanlar çeşitli nedenlerle bu sektörün bir yerindeler. Tüm sektörlerle mücadele ederken öte yandan o sektörlerdeki ezilen, sömürülen kesimlerin haklarını savunuruz. Bu nedenle pezevenksiz, mafyasız, can güvenliği olan bir koşulda, işkence ve zulüm görmedikleri bir koşulda çalışmalarını tabiî ki savunuruz. Öte taraftan bu mesleği yaratan sistemin bütününü göz önünde bulundururuz. Daha ziyade kadın ve LGBTİ+ bireylerin çalıştıkları bu sektörde o insanları sistemden sonra bir de bizim hırpalamamız, sistemin zulmünün üstüne süreci onlarla hesaplaşarak açıklamamız devrimci bir tavır olmayacaktır. Sistemde geleneksel ilişkiler içerisinde kadınlar babalarının erkek kardeşlerinin ve kocalarının hatta oğullarının malıdır. Aileleri cinselliği yaşayacakları ve her türlü hizmeti ve konforu verecekleri kocalara onları sunarlar. Toplumsal kültürel yapıda buradan işler. Bu durumda geleneksel ataerkil toplumda kadın kendi benliğinin sahibi değil bir köledir. Bu kadının kendi bedenini kime sunacağına kendisinin karar vermesi, kendi çıkarını araması bile geleneksel ilişkiden kötü değildir. Kadın kendini pazarladığında kendi bedenini kocaya pazarlayan ailenin ve müşteri kocanın tahakkümünü kırıp yerine kapitalist çarka hizmet eden bir bireysel varoluş seçmesi öncesine göre bu açıdan daha ileri bir varlık haline bile dönüşmektedir. Peki, o zaman gidip kendi bedenimizi piyasaya mı sunalım? Burada kast ettiğimiz yozlaşma ilk mülkiyet ilişkileri, yapay iş bölümleri ve sömürü çarkından çıkar. Sömürü çarkında her üretim biçimi, her ilişki biçimi, mülkiyetçilikle birleştiği yerde yozdur. Ev emekçisi olmak ya da seks işçisi olmak, fabrikada işçi olmak veya farklı bir iş kolunda olmak son kertede kapitalist sistemin çarkı içinde inşa olan ve kendini bulan hallerdir. İşte bu noktada hangi mülkiyetçi ilişki hali olursa olsun, sömürünün hangi formülle yapıldığı önemsiz ve yozdur. Bu sürecin hesabını gidip mağdur edilen ve sistemin ezdiği insanlardan sormak sağlıklı bir bakış açısı değildir. Trans uyum süreci masraflarının karşılanmadığı, trans bireylerin cinsiyet uyum operasyonlarının masraflarını üstlendiği, cinsiyet kimliğini hukuki düzlemde kazandığında biyolojik özellikleri ile ilgili sağlık sorunlarının sigorta kapsamı dışında tutulduğu bir ülke ve dünyada yaşıyoruz. Trans bir erkek rahim kanseri olsa dahi sigortadan faydalanamıyor. Maddi durumu iyi olmayınca uyum süreci ve yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamayan, toplum ve ailesi tarafından dışlanan insanlar fazlası ile mağduriyet yaşamaktadır. Sizce toplumsal sürecin mağdurlarına fazla yüklenmiyor muyuz? Seks işçisi bir transı linç edip, seks işçisini yozlaşmayla suçlayıp, porno endüstrisinin ürettiği metaları tüketen bir toplumsal ahlak ne kadar sağlıklı ve tutarlı olabilir.

Kavramlar ve teori dünyası oldukça geniş olan kesişimsel ve sosyalist feminizme dair bilmediğimiz şeyler bildiklerimizden çoktur. Bu yazının kapsamını aşacak ve kitaplar dolusu külliyatta ifade edilen bir hazine bizim yararlanmamızı bekliyor. Bu kavramlar dünyası eril sömürü dünyasının cinsiyetçi, heteroseksist, sınıfsal, ırkçı, türcü, kültürü, kalıpları vs. külliyatını irdeleyip sorguluyor. J.P. Sartre, Simone de Beauvoir, Michel Foucault, Judith Butler gibi düşünürlerin inşasına katkılar sunduğu bir düşünce sistematiği vardır. İnsanın varoluşunu, cinsel özgürlüğünü, sınırlarını, sistemin rolünü, mülkiyetçi sistemle hesaplaşmasını irdeliyor. Açıkçası hala bu kuramsal sistematiğin hala çok gerisindeyiz önümüzde okuyup keşfetmemiz gereken feminist bir Marksizm yorumu durmaktadır. Sistemle hesaplaşma yaşamamız için ilk iki büyük yabancılaşmayla nesnelerin ve kadının metalaştırılmasıyla ilişkili hesaplaşmayı yaşamamız gerekiyor.

-H.K. ZACHARİADİS

You may also like