BlogYazılar

Köz’ün Bilinç Bulanıklığı ve Kaypakkaya’ya Dair Kavrayışsızlığı

0

TDH’nin köklerini dayandırdığı ‘71 devrimci çıkışında her üç hareket de tarihsel olarak anlamlı ve değerlidir. Ayrıca aralarındaki dostluk ilişkileri, arkadaşlıkları, tartışmaları diğer akımlardan ayırt edici bir karşılıklı iltimaslar süreci de içerir. Deniz ile İbrahim üniversite sürecinden arkadaşlardır. Aynı hapishanede kısa dönem kalmışlıkları, çeşitli konularda tartışmaları ve hatta Denizin bu tartışmalarda saldırganlaşması da bildiğimiz şeylerdir. Fakat İbrahim 6 Mayıs’ta Denizlerin idam edildiğini duyunca olduğu yerde ağlamıştır. Sinanların intikamı ilk tercih ettiği eylemdir. Yani hiçbir zaman bu devrimci güçler arasında kan davası, husumet, düşmanlık falan olmamıştır. Aralarındaki dostluk ilişkilerini THKPC ve THKO örneklerinde incelediğimizde ise karşımıza farklı bir gerçeklik çıkar. Cezaevi firarında THKO’lu devrimciler THKPC’lileri dahil ederler. THKPC’liler de THKO’lular için yapılan eyleme dahil olur ve Kızıldere’de iki örgütün kadroları beraberce direnir ve çatışırlar. Velhasıl bu ilişkilerden öncelikle şunu anlamalıyız, bu üç örgüt dostlardı. Bu üç örgütün her birinin ödediği bedeller anlamlı ve değerlilerdi. Bu üç örgüt sistemden farklı düzeylerde kopuşlar yaşasalar da dönemin siyasal yelpazesinde en ileri mevzileri tutmuşlardır. Bu nedenle bu değerli devrimcileri anarken oportünist, maceracı diyerek anmalar düzenlenemez. Onların programları, siyasetleri ve görüşleri değerlendirileceği zaman, anlayış çerçevesinde ele alınmalıdır.

Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya yoldaşların ortaya koyduğu teorik çerçeve TDH için özel olarak değer taşımaktadır. Onlar dönemim Marksizm’inin en ileri ifadeleri olarak ortaya çıktılar. Çayan yoldaşın parti ve önderlik anlayışı, emperyalizmle mücadeleyi merkeze oturttuğu hat esas hatasıydı. Dönemin devrimci hareketinde egemen yarı/yeni sömürge ülkelerde bağımsızlık mücadelesi verme yaklaşımı yaygındı. Kaypakkaya yoldaşın tam bu noktada antiemperyalizmi Türk hâkim sınıflarına karşı mücadeleye bağlayan çizgisi tarihsel sürecin en doğru yorumuydu. Çünkü antiemperyalizm ve bağımsızlıkçılık meselesi sömürge ülkelerde baş çelişme özelliği taşır. Emperyalist ve sömürgeci ülkelerde ise ezen ulus komünistlerinin kendi ülkelerinin burjuvazisinin sömürgeciliğine karşı mücadelesi enternasyonalizmin temel görevlerindendir.

Köz gazetesinin 5 Mayıs 2020 “THKO’nun Kopuşuna Bir Tek Biz Sahip Çıkıyoruz” başlıklı yazısında yaşadığı köklü kopuşlar ilgimizi çekti. Köz gerçekliğin alt üst edilmesi, kavramların ve siyasetlerin dünyasının kendi somut şartları olduğu gerçeğini yeterince iyi kavrayamamıştır. Bizi esas ilgilendiren hususlarda bazı alıntılar yapalım:

NOT: Metnin tümünde italik olan yazılar alıntıdır. Alıntıların hangi metinlerden yapıldığı dipnot bölümünde ifade edilmiştir.

“Kemalizm’den Kopuş Konusunda THKO ile TKP-ML arasında bir fark yoktur

‘71-72 Kopuşu’nu gerçekleştiren devrimcilerden Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya ile karşılaştırıldığında, Deniz Gezmiş daha geri bir pozisyonda gösterilir. Bunun sebebi de Deniz Gezmiş’in Kemalizm’den kopamamış olmasıdır. Deniz Gezmiş’in ikinci kurtuluş savaşını verdiğini söylediği hatta son mektubunda babasına kendisini Kemalist olarak yetiştirdiği için teşekkür ettiği sık sık anımsatılır. Bu bakış açısına göre Mahir Çayan Kesintisiz Devrim’de Kemalistlerle komünistler arasına mesafe koymuştur ama Kemalizm’den asıl kopuş Kemalizm’i faşizm olarak tanıyan İbrahim Kaypakkaya ile gerçekleşmiştir.

Bu yaklaşım iki nedenden ötürü yanlıştır. Birincisi, ideolojik ve pratik düzlemde THKO’nun Kemalizm’den kopamadığı açık olsa da şu ya da bu akımın sınıf mücadelesinde nerede bulunduğunu belirleyen asıl ölçüt onun eylemli pratiğidir. İktidarı ele geçirmek için Türk Ordusu’na karşı savaşacak bir ordu kurmaya soyunanların, bu savaşı bizzat yürütenlerin Kemalist olarak tanımlanması abestir. THKO eylemlerinin muhtevası Kemalist değildir; silahlı mücadeleyle siyasi iktidarı alaşağı etmektir. Bununla birlikte, programatik çizgilerinin Kemalist ideolojiden kurtulamamasının yarattığı siyasal zaaflar THKO’nun parlamentarizmden ve darbeci reformizmden kopuşlarının önemini de azaltmamaktadır.”[1]

Buraya kadar ki kısmı aktararak bir ara verelim. Köz’ü anlayan beri gelsin. “Kemalizmden Kopuş Konusunda THKO ile TKP-ML arasında bir fark yoktur” diye koca bir başlıktan sonra THKO’nun ideolojik olarak Kemalizm tesirinde olduğunu yazıp, Kaypakkaya’nın tezlerinin bu konuda ideolojik kopuş yaşadığını kabul ediyor ve sonra da “Arada bir fark yok”un gerekçelerini açarken bol miktarda gerekçe olacak farkı sayıyor. Sanki metni Dadaist tarzda her cümleyi başka anlayışla yazıp, tombala yapıp sıralamışlar.

Birincisi, ideolojik ve pratik düzlemde THKO’nun Kemalizm’den kopamadığı açık olsa da…” Bu nasıl bir izahattır. Bunları yazıp eylemsel kopuştan bahsetmektedir. Eylem ve pratik arasındaki kalın çizgiyi de buyurup göstersinler biz de aydınlanalım. İktidarı ele geçirmek için silahlı kopuşla Kemalizm’den kopuş ortaya çıkmaz. Öyle olsa darbecilik de bir kopuş olurdu. Ve bu çıkışı Talat Aydemir ve Madanoğlu cuntalarına da dayamamız gerekirdi. O iktidarı ele geçirme amaçları, siyasetleri meseleyi belirler. Şayet uygulanmayan cunta anayasasının uygulanmasını savunursanız bu Kemalizm’den pek de kopuş sayılmaz. Onların Kemalizm’den kopuşları belli ölçüde ML’ye yönelmelerinde aranmalıdır.

“İkincisi, ne Mahir Çayan ne de İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm’den ideolojik olarak koptuğu doğru değildir. Hem Çayan hem Kaypakkaya, tıpkı THKO’lular gibi Türkiye’de bir kurtuluş savaşı verildiğini kabul etmektedir. 1919 yılında başlayan mücadelenin bir kurtuluş savaşı olduğu tespiti Kemalizm’in kalkış noktasıdır. Dolayısıyla bu tespiti savunanların ideolojik ve programatik olarak Kemalizm’den kopması mümkün değildir.”[2] buyurmuş Köz’ün arkasında duran arkadaşlar…

Kaypakkaya’nın neye Kurtuluş Savaşı dediğini bilmeyenlere Köz’ün başka bir yazısından alıntıyla başlayalım. Bu arkadaşlar kâğıt kalemi ellerine aldıklarında nasıl bir zihin yapısına bürünüyorlar anlamak güç, ama beyin hücrelerine yeterince oksijen gitmediğini ilerleyen kısımlardaki alıntılarla da ispatlayacağız.

Buna karşılık, o dönem TİP’te kalanların ezici çoğunluğu da dahil olmak üzere, sosyalistlerin ve devrimcilerin çoğunluğu ikinci bir ulusal kurtuluş savaşından bahsetmekteydi. Hatta Mustafa Kemal’in ordusundan ilerici bir darbe beklentisi içinde olanlar da az değildi. Hatta bu beklenti en çok Kaypakkaya’nın da içinde yer aldığı Dev-Genç hareketinde yaygındı. İşte bu koşullarda, ‘Kemalizm Kurtuluş Savaşı’nın içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı devrimciliği temsil etmeye başlamıştır. Halka ve komünistlere alçakça düşmanlık gütmüş ve onlardan gelen her hareketi gaddarca ezmiştir’ diyen Kaypakkaya’nın Dev-Genç kopuşu içinde yer alması önemli ve anlamlıdır.”[3]

Kaypakkaya Kurtuluş Savaşı’nı 1919 değil 1918’de başlamış sayar. Yukarıdaki alıntıdan da görüleceği gibi Kaypakkaya, Kurtuluş Savaşı’nda milli dinamiklerle Kemalist kadronun rollerini ayrı ele alır ve bu milliciliği halktan ve komünistlerden gelen hareketlere yükler. Başlangıç noktasını da İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı Kürdistan’da Mehmet Sait (Şahin Bey) ve Karayılan gibi halk önderlerine bağlı, Ege’de Çerkez Ethem merkezli olarak ele alır. Mustafa Kemal’in bu antiemperyalist mücadeleyi kontrol altına alma ve boğma görevi ile geldiğini, emperyalizmle değil, Ermeni ve Yunan kuvvetleri ile savaştığını yazar. Fakat Közcüler bu sene yatağın ters tarafından kalkıp İbrahim’in Kemalist yanını keşfetmişler.

“Dahası Kaypakkaya’nın Kemalizm ve Kürt meselesi hakkında söyledikleri Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930’larda yazdıklarından daha ileri değildir.”[4]

Bu iddialar da iyi moda oldu. Buyursun Hikmet Kıvılcımlı’nın daha ileri olduğu kaynakları koysunlar da zevkle hadlerini bildirelim. Bu konuda şimdilik Hikmet Kıvılcımlı’dan bir alıntı hadlerini bilmeleri ve boşboğazlık yapmamaları için yeterli olacaktır.

“Yalnız bizce önemli olan bir noktayı tekrar edelim:

Herhangi sosyal bir hareket, bugün milli ölçekte sınıf bakımından ölçüldüğü gibi, milletlerarası ölçüde, ancak dünyanın bulunduğu Devrim ve İrtica cephelerinde tuttuğu duruma göre yer alır. İşte, Kürdistan’ın başından geçen Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarını bu bakımdan incelersek şu neticelere varırız:

  • Şeyh Sait İsyanı: a) Memleket içinde, ağalığın kapitalizme taarruzu olduğu için gerici idi. b) Dünya içinde, emperyalizmden medet umduğu için yine gerici idi. Şu hâlde, Şeyh Sait İsyanı gerek milli gerek milletlerarası ölçekte gerici idi.
  • Ağrı Dağı İsyanı: a) Bir memleket içinde, bir millet olarak ezilen Kürtlüğün ezen Türk burjuvazisine karşı isyanı olmak istedi. Bu kapitalist zulmüne karşı çıkan milli kurtuluş hareketi, bu harekette çalışkan aşağı sınıfların da kurtuluşu temsil edildiği oranda, bir memleket içinde olsun ileri ve devrimci bir hareket sayılabilir. b) Dünya içinde Ağrı isyancıları Lawrens’li emperyalizme dayandı. Emperyalizm demek, dünya gericiliği demektir. Şu hâlde Ağrı isyanı, dünyaya oranla gerici bir harekettir. Fakat bugün gerek gericilik gerekse devrim cepheleri birer dünya çapında sistemdirler ve sistem olarak karşılaşırlar. Şu hâlde dünya içinde bir hareketin karşıdevrim cephesinden mi devrim cephesinden mi bulunduğu, dahil olduğu sisteme göre belirir … [Dört kelime okunamadı] Herhangi sosyal bir hareket, Dünya içindeki iki hareket sisteminden birinin parçası olmaya mecburdur. O zaman ise, parçası olarak içine girdiği sisteme göre gerici veya devrimci olur.”[5]

Köz’ün arkasında duran oportünistlerin uydurma ve yedirme siyaseti alıntılarda görüldüğü gibi ipe sapa gelmemektedir. Sosyoekonomik yapılarda sınıfların devrimci barutu kendi devrim sınırlılıkları içerisinde ortaya çıkar. Şayet sömürgeci burjuvazinin ezilen bağımlı ulusun toprak ağasından ileri bir sınıf olduğu komünist bir tez olsaydı, dünyanın hemen hemen tüm sömürgecileri devrimci bir misyon oynamış olurdu. Bu bakışa göre Afrika’yı ve Güney Asya’yı sömürgeleştiren her emperyalist güç yerel pre-kapitalist sınıflar karşısında desteklenmesi gerekirdi. Türk burjuvazisi ile kıyaslanacak tek toprak ağası sınıf kendi ülkesinin (Türkiye’nin) toprak ağası sınıfıdır. Kürdistan gerçeğinde sömürgecilik temel çelişki iken kendi içlerinde bir iç savaş cephesi daha açıp sınıf savaşımını yürütmeleri beklenemez. Şayet bu beklenebilseydi bile, Kürt toprak ağaları ülkelerini işgal eden güce karşı verdikleri mücadelede ulusal kurtuluş açısından yine de ilerici bir güce dönüşür. İkinci olarak ise sömürge ülkelerin kurtuluş hareketlerinin işgalciye karşı başka güçlerle ilişkilenme çabası olağan ve meşrudur. Kürt ulusal kurtuluş hareketlerinin herhangi bir emperyalist ülke ile ilişkilenme arayışına girmesi ulusal bağımsızlık mücadelesini gölgelemez, işgali meşrulaştırmaz, isyanı gericileştirmez. İşte Köz oportünizminin Kaypakkaya’nın TDH ve Türkiye komünist hareketindeki özel yerini anlayamadığının apaçık bir göstergesi de budur. Köz’ün tek derdi miras yemek ve kendine dayanak uydurmaktır. Gerçek dayanağı görmek isterlerse Kürdistan’ın genelinde KDP şubeleri örgütlenmektedir. İki Sait’in (Elçi ve Kırmızıtoprak), Kemal Burkay’ın, 49’ların mücadelelerini yok sayıp bu tip kaynaklar aramak düpedüz cehalet ve şarlatanlıktır. Kaypakkaya Kürdistan’da yürüttüğü faaliyette Kürdistan gerçeğini tam olarak tanımıştır. Kürdistan’da gelişen ulusal bilincin kendini tanıttığı tek yer Kaypakkaya yoldaş olmamış, CHP, TİP, TKP gibi örgütler de gündemine almıştır. TKP politikaları esasta İsmail Bilen döneminde gelişmiş, Nazım Hikmet’in de bu süreçte kıymetli etkisi olmuştur. Fakat bu gerçekliği Kürtlerin anlattığı çerçevede ve tam bir Marksist Leninist özle gerçekten kavrayan Türk komünisti Kaypakkaya yoldaş olmuştur. Kürdistan meselesi tartışılırken bu coğrafyanın diğer uluslarının hala sağlıklı değerlendirilememesi de bu gerçekliğin, yani ezilen ulusun mücadelesinin kendini tanıttığını ortaya koymuştur.

“Kaypakkaya Komünist Adlı Bir Partinin Kurucusu Olduğu İçin Farklıdır

Kaypakkaya elbette THKO ve THKP kurucularından farklı bir yerde durmaktadır. Ancak Kaypakkaya’yı farklı kılan Kürtler ya da Kemalizm hakkında söyledikleri değildir. Mustafa Suphilerin TKP’sine ve programına dönerek komünist mücadeleye önderlik etme niyetiyle komünist bir parti kurmuş olmasıdır. Gelgelelim Kaypakkaya yüzünü Mustafa Suphilerin partisine dönmüş, kendisini Şefik Hüsnü TKP’sinden ayırmış olsa da 1928 revizyonist programının sınırlarını aşamamış, Mustafa Suphilerin partisini uluslararası planda kimlerin tasfiye ettiği sorusunu soramamıştır. Bu nedenle programatik olarak Mustafa Suphi TKP’sinin ve elbette Komünist Enternasyonal’de çizilen çerçevenin gerisindedir.”[6]

Bahsi geçen Mustafa Suphi’nin tasfiye edildiği dönemde enternasyonal kurulur ve başında Lenin vardır. Bahsi geçen yılın enternasyonal lideri Lenin iken tarih de 1928’den öncedir. Yani Suphilerin tasfiyesinde bir enternasyonal sorumluysa bu 1928 sonrası değil öncesi dönemdir. Eğer bir SSCB ve Enternasyonal ayaklı komplo varsa Közcülerin bolca sahiplendiği dönemin incileridir.

Şimdi Köz’ün 18 Mayıs 2018 tarihli “Zincirin İlk Halkasıyla Buluşan Son Halka: İbrahim Kaypakkaya” başlıklı yazısından alıntılarla devam edeceğiz.

TKP/ML’nin kurucu önderlerinden İbrahim Kaypakkaya katledilmeden önce bu sözleri tutanağa geçirtmişti. Onun söylediği bu son sözlerinin üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçmesine rağmen, her devrimci militanın kendisini özdeşleştirerek tekrarladığı ve proletarya ile burjuvazi arasındaki savaş son bulana kadar da tekrarlanması gereken bir ant özelliği taşımaktadır.”[7]

Görüleceği gibi burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşımı anlatan bir ant özelliği olduğunu kabul ediyorlar. Onların kimi yazılarına göre İbrahim komünist değildir. Ama başka yazılarına göre de komünisttir. Köz ayrıca kelimelerin iletişim sürecindeki rolünü, kavramların anlamlarını, şeylere dair keyfe göre hitap edilemeyeceğini bilmiyor. Ölmek ve teslim olmamakla, ser verip sır vermeme tanımı arasındaki farkı bilmiyor. Muhtemelen ölümüne direnmenin bu iki hali arasındaki farkı bilmeme nedenleri, bu uğrakların en az biriyle gerçek bir ilişkilerinin olmamasından ileri geliyor. Ser verip sır vermeme, baş verip örgütsel vs. bilgi vermemek demektir. Bu işkenceyle, sorguyla alakalı bir durumdur. Silahlı veya farklı çatışmalar neticesinde teslim olmayıp ölmek ise bilgi vermeyi içermediği için sır vermeme meselesi ile ilişkilenemez. Bir başka boyut ise sır vermemenin anlamıdır. Bu çözülmeme halidir. Çözülmek “ötmek” demek değildir. Herhangi bir şekilde hesap vermek, devrimci olmayan tavır geliştirmek, sistemle uzlaşma yolu aramak gibi bir yığın şeyi içerir. İbrahim’den önce anayasayı savunma, Kemalizm vs. resmî ideoloji ve sistemle bağlara dayanarak meşruluk savunma propagandaları ‘71 devrimci çıkışında olumlanan bir durumdur. “Yapılan eylemleri anlımız ak savunamayacağımız bir durum yok” adı altında anlatan ve örgütsel deşifrasyona sebep olan haller vardır.

Eğer TDH ve komünist hareketin tarihinde işkencede direnmeyi İbrahim’le başlatırsak TKP tarihini, Ermeni komünist hareketlerinin tarihini yok sayarız. Tabii ki de büyük direnişçiler yetişmiştir. Ama ‘71 devrimci çıkışında bu meselede bambaşka bir gerçeklik ve o kökten kopuş süreci gerçekleşmiştir. Beğenelim beğenmeyelim Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli ve İsmail Bilen gibi TKP’li liderlerin verdikleri mücadeleler, TKP ve hiziplerinin verdiği mücadeleler ‘71 devrimci çıkışına zemin sağlamıştır. Kopuşu ele aldığımızda ‘71 devrimciliği TKP pasifizminden ve Kruçev’cilikle başlayan sınıf uzlaşmacılığından bir kopuş sürecidir. İşin ilginci Marksizm içi ekol tartışmalarına verilen önemi, Kemalizm’le kopuş noktasında İbrahim’e kadar göremeyiz. TKP’nin “Burjuva Kemal” dediğine Mahir daha geri bir eleştiri ile “Küçük Burjuva Kemalizm,” THKO’lular “devrimci” demişlerdir. İbrahim Kemalizm’e “faşizm” tanımı getirmesi ve onun ideolojik gerçekliğini ifşa etmesi, emperyalizmle başından itibaren uzlaşan Türk burjuvazisinin ideolojisi olarak görmesi, Türk hâkim sınıfının sömürgeciliğini ifşa etmesi, Kürt milli hareketlerinin her sınıfsal rengine işgal karşıtı pozisyonu ile olumlu bakması, Kürt milli hareketlerine emperyalizmin işbirlikçisi karalamalarının gerçek olması durumunda bile ulusal kurtuluş mücadelesini gölgelemeyeceği ve işgali, ulusal baskıyı meşrulaştırmayacağını ifşa etmesi açısından tamamen farklıdır. İbrahim diğer ‘71 çıkışı güçlerinin antiemperyalizmi baş çelişki olarak görüp milli kurtuluş mücadelesi yürütmesinin Marksizm’le ve komünizmle alakasız olduğunu ortaya koymuştur. İbrahim yarı sömürge ülkelerde sınıfsal devrimin hedef olarak hâkim sınıfa yönelen, sanayi devrimi ve tarımsal devrim nitelikli bir proleter devrim olduğunu ortaya koymuştur. Yani İbrahim, antiemperyalist mücadelenin yarı sömürgelerde ikincil bir mesele olarak, sınıf mücadelesi ile yürütüleceğini ifade etmiştir. Emperyalist sistemin Türk sömürgeciliği ayağında ise Kürt meselesinin enternasyonal sorumluluğu merkezinde mücadelesinin merkezine koymuştur. Ama Köz’ün etrafına toplanan bu arkadaşlar kafalarındaki dumanda bütün bunları görememektedirler. Gudubet halka teorileri ile de ayrı bir eğlence ortaya koymaktadırlar. Onların yazılarını ve konuşmalarını takip edenler görecekler ki THKO diğer ikisini, THKO ve THKPC ise TKP(M-L)’yi bilinçlendirip sıçratmış gibi kurgu yapıyorlar. Yalnız daha bu örgütler kurulmadan önce Kemalizm ve SSCB tartışmalarında bu gruplar ortaya çıkmadan önce Deniz ve THKPC bileşenini oluşturacak kimi kadrolar birkaç kez İbrahim’i fena halde hırpalamışlardır. Bütün bunlar olurken hepsi hala öğrencilerdi ve hiçbiri silahlı örgüt işine girişmemişlerdi. Yani bu fikirsel ayrım ve sıçramalar örgütler kurulmadan önce vardı. İşin ilginci köz dumanından sarhoş olan bu oportünistlerimiz TKP-TİP gibi güçlerin ve içlerindeki hizipleşmelerin, enternasyonal devrimci gelişmelerin, 15-16 Haziran’ı yaratan TKP’nin, Kültür Devrimi yapan ve Filistin’e bolca silah yollayan Mao’nun, ‘68 kuşağının Maocu ana akımının hepsini önemsiz ilan edip, olmadık bir zincir teorisi ile bu hareketleri nişanlamaya kalkmaktalar.

“Öte yandan Kaypakkaya’nın devrimci hareket içindeki yerini anlamak için, çağdaşları olan Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’e karşı günümüz liberal demokratik hareketi tarafından gösterilen ilgiyle ona karşı gösterilen ilginin farklılığı da önemli bir ipucu olabilir.”

Köz’ün arkasında duran oportünistler Kaypakkaya’nın sistemden tam teşekküllü kopan ilk ezen ulus komünist hareketinin yaratıcısı olduğuna değil, Mustafa Suphi TKP’si mirasçılığına bağlayarak büyük bir icat çıkarmaktadır. Bir defa Şefik Hüsnü, İsmail Bilen, Hikmet Kıvılcımlı ve diğerleri Mustafa Suphi bağını zaten savunuyordu, Mustafa Suphi ile kendini bağlamayan komünistlik iddiası yoktu. Mesele gerçek anlamda Marksist yöntemi kullanmaksa bu durumda da esas olan bu tarihsel bağ iddiası değil Türkiye gerçekliğini doğru tanımlamakla mümkün olabilirdi. Ve işin ilginci Köz İbrahim’in Türkiye gerçeğini kavradığına, ideolojik bir sıçrama yaptığına dair de bir şey söylemiyor.

“Deniz Gezmiş’in son anına kadar Kemalist olduğuna dair söylentileri daha çok avukatlarının telkinine yormak gerekir. Zira TSK ile THKO arasındaki fark onların Kemalizm’e mesafesini görmeye yeterlidir. Hatta mahkeme heyetinin onlara Türk Halk Kurtuluş Ordusu etiketi yapıştırma gayretlerine ısrarla direnmiş olmaları da bir işarettir.”

Zerre zekâ taşıyan biri bu abuk sabuk yorumlarla vaziyet kurtarmaya çalışmaz. Açık açık dile getirdikleri, mektupları, polise değil Türk askerine teslim olma arzusu, babasına yazdığı mektup… Hiçbirinin delaleti yok bunlar için. Varsayımlarla olaylara tahmini neden sonuç ilişkisi sağlayan bu sözümona materyalist arkadaşlarımız işi avukata yığarak Deniz’i kurtarmaya çalışıyorlar. İşin ilginci TDH’de kimse Deniz’i yargılamıyor. Yoldaşları özeleştirisini ‘74’lerde verdiler. Ve bizler için Deniz’in bu eksiklikleri abartılacak bir durum değil, dönemin devrimci düşüncesindeki geriliklerin bir yansımasıdır. Deniz bu hatalarıyla değerini yitirmemektedir. Örgütün bir ismi var ve mahkeme bu ismi yanlış söylediğinde herkes direnir. İsimde geçen “komünist” kelimesini “komünistler” yapsalardı da direneceklerdi. İkinci olarak “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” diyen biri için Türk yerine Türkiye kelimesindeki ısrar anlaşılırdır. Bu durum Kürdistan’ın ayrılığını, iç içe geçen iki ayrı devrim gerçekliğini ise ifade etmekten uzak olduğu gibi “ulus” demek yerine “halk” demek de inceltilmiş bir şovenizm olarak yetersiz bir yaklaşımdır.

“Kaypakkaya diğer arkadaşlarından bir adım ileri çıkarak Kemalizm’den kopmayan ve Kürtlerin ulusal kurtuluş mücadelesi ile buluşmayan bir kopuşun kopuş olamayacağına işaret etmişti. Daha önemlisi bunun için tekrar Mustafa Suphi’nin partisinin geleneğine bağlanmak gerektiğini vurgulayarak noktalamıştı kavgasını…

Ama hiçbir liberalin, aynı sözleri İbrahim Kaypakkaya için söylediğine rastlanmamıştır. Bunun nedeniyse, Kaypakkaya’nın o dönemde resmî ideolojik söyleme ve sol hareketin politik çizgisine getirdiği sert ve keskin eleştirilerdir. O nedenle de İbrahim Kaypakkaya, bu çevrelerce anıldığı durumda bile, en fazlası onun polis karşısındaki tutumu öne çıkarılır.”

Buyurun bu yaklaşımı yorumlayın. Bir Kemalizm’den kopmamış demekteler, bir bunu gördüğünü ve ortaya koyduğunu iddia etmekteler.

“Kuzey Kürdistan’dan da hem Sait Elçi’nin takipçileri hem de Sait Kırmızıtoprak’ı (Dr. Şıvan) takip edenler de Güney Kürdistan’daki peşmerge kamplarına yönelmişlerdi.”

Közcüler anlaşılan bu iki Sait’in tek örgüt oluşturup, gerillacılıkta anlaştıkları fakat sonra siyasal ayrışmalarının sonucunda ikisinin de ölümüne giden trajik sürecin tamamlandığını bilmiyorlar. Ayrıca bu kamp sürecine giden örgütlerin ilginç bir şekilde Filistinli örgütler kadar TDH’de etki bırakmadığını devamında da görmekteyiz.

“…Kaypakkaya’nın ayırt edici yanı modern revizyonizme karşı çıkması değildir. Onun ayırt edici yanı modern revizyonizmin ‘Marksizm Leninizm Mao Zedung Düşüncesi’ maskesinin ardında gizlenen türünden kopup onu teşhir etmesidir.”

Her satırlarında İbrahim’i ve İbrahim’in kopuşunu farklı farklı tanımlamakta beis görmeyen Közcüler, bu sefer de kendilerinin dâhi tanımladığı kopuşları silikleştirerek İbrahim’in ayırt edici özelliğini PDA’nın revizyonist yanını teşhir etmesine bağlıyorlar. Bu düpedüz İbrahim’i kuşa çevirme girişimidir.

“Kuşkusuz Kaypakkaya ve TKP/ML’nin asıl ayırt edici yanı Kemalizm ve Kürt ulusal sorunu konusundaki çıkışı ve bu konuda 1920’lerden 70’lere kadarki tüm sol geleneğe yönelttiği eleştirilerdir. O dönemde, Türkiye solu içinde, Kürtlerin bir ulus olduğunun bile genel bir kabul görmediği, sadece bir ‘Doğu sorunu’ndan bahsedildiği koşullarda, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ayrı bir devlet kurma hakkı olduğunu yüksek sesle dile getiren tek kişi ve gelenektir İbrahim Kaypakkaya ve geleneği.”

Yani, buraya kadar her alıntıda aynı saçma argümanı görüyoruz. Önce “Kaypakkaya’nın ayırt edici yanı Kemalizm ve Kürt sorunu değil TKP’ye yönelmesidir” diyorlar. Sonra, o değil “PDA revizyonizmini teşhir etmesidir” diyorlar. Sonra, o değil “Kemalizm’den kopuşudur” diyorlar. Sonra, o değil “Kemalizm ve Kürt sorunudur” diyorlar. Sonra hiçbiri değil, “Hepsinden kopan THKO’dur” diyorlar. Közcüler anlaşılan bir türlü fikir birliğine ulaşamadıklarından, her paragrafı ayrı bir yoldaşlarına yazdırıyorlar. Bunlar bir metnin iç tutarsızlığının tüm sınırlarını zorlamaktadır. İllaki bunların hepsini yazacaksanız yazının içine koymayın şerh 1, şerh 2 diye yazın. Nasıl aynı anda hiçbiri değil ve hepsi oluyor.

“Nihayet Kaypakkaya’nın Mustafa Suphi’lerin TKP’siyle, daha sonra reformist-sosyal şoven bir çizgiyi benimseyen TKP arasında kesin bir ayrım çizgisini ilk kez ve net bir biçimde çekmesi önemlidir. Bu tutum sol içinde ilk kez dile Kaypakkaya ve TKP/ML tarafından resmen ifade edilmiştir.”

Yani “Bütün bunları Deniz ve Hikmet Kıvılcımlı koydu” deyip sonra da “İbrahim koydu” demek tam bir gereksizlik ilanıdır. Köz tüm gereksizliği ile muhalefeti meşgul edeceğine kendini feshedip, tutarlı politik yakınlığı gördüğü bir gruba katılmasında fayda vardır. Eğer Kaypakkaya geleneğinde yer ararlarsa tahminimce YDİ Çağrı onlara seve seve kollarını açacaktır.

Her ne kadar İbrahim Kaypakkaya’nın takipçiliğini yapma iddiasında olanlar arasında köylülüğü temel alan bir Halk Savaşı stratejisini öne çıkaranlar ve TKP/ML’yi bir işçi-köylü partisi gibi sunmak isteyenler olmuş olsa da…”

Kim “İşçi-köylü partisiyiz” demiş ortaya koysunlar. Böyle sallamasyon, atmasyon totolojilerle siyaset yapma yüzsüzlüğünü nereye koyacağımızı bilemiyorum. Şayet bu iddiayı delillendiremeyeklerse nasıl bu kadar rahat geviş getirir gibi lakırdıyorlar. Buyurun, koysunlar belgesini.

“Besbelli ki bu ‘teorik ürün’ verme bakımından kıyaslamanın asıl izahı Hüseyin İnan’ın (veya belki elimizde hiçbir yazılı çalışması bulunmayan Sinan Cemgil’in) Mahir Çayan kadar vakitleri olmadığından onları bu yönleriyle anmamıza fırsat kalmamıştır.

Bu çerçevede İbrahim Kaypakkaya ise hepsinden çok fikirleri ve yazılarıyla dikkat çeker. Zira o bu kopuşun en son halkasıdır ve içinde kalmaya daha uzun süre devam ettiği revizyonist/oportünist PDA hareketi içinde başlattığı polemikler ve sonrasında bunları tamamlamak için gösterdiği gayrete daha fazla zamanı olmuştur.”

Bu kadar gereksiz bir değerlendirme neyin nesidir. Onların vakit bollukları ve üretkenlikleri ile ilgileneceklerine Köz kendi yazılarına bir dönüp baksın. Ne üretmiş ve hangi kopuşu yapmışlar. Bırakalım ‘71 çıkışını, Kıvılcımlı kadar vakitleri oldu. Bu vakit olayını komünist diyemedikleri hareketlere dair beklentileri için gerekçe sayacaklarına, komünistlik iddialarının düşüncel çerçevesini çizmekle ilgilenseler daha yararlı bir iş yapmış olacaklar.

Birkaç tutarsızlık örneği ile meseleyi toparlayalım.

5 Mayıs, 2018 “Mayısın Kızıl Gülleri Öldükleriyle Kalmadılar Kalmayacaklar” yazısından seçki:

“Nitekim özellikle Deniz Gezmiş’in savunmasında 27 Mayıs Anayasası’na yaptığı göndermelerin bu girişimlere elverişli bir kalkış noktası sunduğu gözden kaçırılmamalıdır…

….Deniz Gezmiş babasına yazdığı son mektubunda kendisini Kemalist düşünceyle yetiştirdiği için ona teşekkür edip, kendini “ikinci kurtuluş savaşçısı” olarak tanımlıyorken; reformisti ve devrimcisiyle tüm Türk solu Kemalizm’e bulaşık haldeyken Kaypakkaya Kemalizm’i karşısına almaktaydı. Kürtleri komşu bir ülkenin insanları gibi ele alanların çoğunluk oluşturduğu dönemde, Kürt sorununa parmak basma gereğini vurguladı.”

Sorun işte bu. Bir yazıda avukata mâl ettikleri Kemalistliği bir başka yazıda Deniz’e mâl ediyorlar. Bir diğer mesele ise Kürtleri komşu bir ülkenin sömürgeleştirilmesi üzerinden mağdur edilen insanları olarak görselerdi keşke. Köz’ün iddiasının aksi şekilde, Kürtleri Türkiye’nin insanları olarak gören anlayış, sorunun kendisidir. Kürtler, Kürdistanlı yani komşu ülkelidir.

Özetle yazılarının hiçbiri kendi içinde, yazılar arası, yaşamın gerçekliği karşısında vs. en ufak tutarlılık gözetilmeden, gelişi güzel bir şekilde yazılmıştır. Deniz’in “Kemalist’im” demesini bir gösterip bir saklamalarını geçelim, ortada daha büyük bir problem var. Kendilerine tarihsel dayanak diye bu önderlerin örgütsel geleneklerinden araklamak için onların takipçilerinin onları sahiplenmediğini, bir tek kendilerinin sahiplendiklerini iddia ediyorlar. Sonra “Hiçbiri ML değil, en yakını İbrahim; ama o da oportünist ve revizyonist hattan tam kurtulamadı” deyip, onların bu oportünist ve revizyonistliklerinin önemli olmadığını eylemleriyle bunları aştıklarını söylüyorlar. Yani bu durumda bu teorik oportünistlerin eylemsel komünistlikleri mümkünse o çokça sarıldıkları 21 ilkeleri dahil tüm teorik ve siyasal metinleri savunmakta önemsiz olması gerekiyor. Önemli olan eylem yapmak ise, sorunları ne?

-H. K. Zachariadis

 

Dipnot:

[1] “THKO’nun Kopuşuna Bir Tek Biz Sahip Çıkıyoruz” https://www.kozgazetesi.org/thkonun-kopusuna-bir-tek-biz-sahip-cikiyoruz/

[2] “THKO’nun Kopuşuna Bir Tek Biz Sahip Çıkıyoruz” https://www.kozgazetesi.org/thkonun-kopusuna-bir-tek-biz-sahip-cikiyoruz/

[3]  “Mayısın Kızıl Gülleri Öldükleriyle Kalmadılar Kalmayacaklar” https://www.kozgazetesi.org/mayisin-kizil-gulleri-oldukleriyle-kalmadilar-kalmayacaklar/

[4] “THKO’nun Kopuşuna Bir Tek Biz Sahip Çıkıyoruz” https://www.kozgazetesi.org/thkonun-kopusuna-bir-tek-biz-sahip-cikiyoruz/

[5] İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark), Hikmet Kıvılcımlı

[6] “THKO’nun Kopuşuna Bir Tek Biz Sahip Çıkıyoruz” https://www.kozgazetesi.org/thkonun-kopusuna-bir-tek-biz-sahip-cikiyoruz/

[7] Zincirin İlk Halkasıyla Buluşan Son Halka: İbrahim Kaypakkaya (Bundan sonraki tüm alıntılar da bu yazıdan alınmıştır.) https://www.kozgazetesi.org/zincirin-ilk-halkasiyla-bulusan-son-halka-ibrahim-kaypakkaya/

You may also like