BlogYazılar

İntihar: Özkıyımın Toplumsal Tezahürü

0

Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.” Stefan Zweig

Son yıllarda alışagelmiş bir toplumsal “çıkış eylemi” olarak yaygınlaşan intihar haberlerinin çeşitli istatistiki bilgiler göz önünde tutulduğunda dünyanın dört bir yanında “işlerli” olduğu açığa çıkıyor. Bu işlerlik hali; toplumsal insanın toplumsallaşamaması temelinde gerçekleşiyorken, mevcudun aşınımı, bu süreci hızlandırıyor ve istatistiki verileri hızla arttırıyor. Bunun önüne geçilemeyeceğiyse bir öngörü değil, gerçekliktir.

Örneğin, Birleşik Krallıkta İngiltere’de 2016 yılında intiharların önüne geçmek adına devlet tarafından “yalnızlık bakanlığı” kuruldu. Bu kuruluşun amacı, ülkede artan ve yaygınlaşan intihar oranlarının düşürülmesiydi. Buna rağmen, intihar oranları ilgili tarihten itibaren ülkede kademeli olarak artmış ve çeşitli yaş kategorilerine sıçramıştır; 2017 yılı verilerine göre, 2018 yılında yüzde 12’lik bir artış bütün kategorilerde görülmüştür. 2019 yılı baz alındığındaysa şimdiye kadarki veriler, yine ciddi oranda bir intihar artışının yaşandığını gösteriyor. İngiltere’de durum buyken, Avrupa Birliği ülkelerinin intihar oranlarında da çeşitli benzerlikler olduğu açığa çıkıyor. Avrupa Birliği ülkeleriyle kıyaslandığındaysa, Türkiye’nin intihar oranlarında bir “nebze” daha düşük bir istatistiğe sahip olduğu görülüyor. Tabi ki, bütün bu verilerin sadece sayı bilimcilerin eline geçen rakamlarla sınırlı olduğunu not düşmekte yarar var.

Sayılar intiharlarda bir artışı gösterirken, bunun nedenlerine ilişkin ortaya çıkan temellendirmelerde birçok eksiklik göze çarpıyor. İnsanların intiharı seçmelerinin ya da ona sürüklenmelerinin bireysel olarak bakıldığında çeşitli gerekçeleri bulunuyor; aşk, ekonomi, psikoz, kronik hastalıklar, zihinsel hastalıklar gibi. Bütün bunların tek tek insanların intihar etmelerine yol açan görüngüler olduğu genel bir kabul alıyor. Lakin bütün bu intihar olaylarını içine alan Varoluşsal sebepler, esas olarak çeşitli kategorileri içine alarak bunları kendi bünyesinde topluyor; İnsanın kendi varlığını duyumsayamaması.

Bu duyumsamama sürecinin tek tek kişilerdeki en ileri boyutu ya da “eylemi” olarak Özkıyım (diğer bir deyişle intihar), insan adına, insan için iyi niyetle öngörülen, “tarihsel gelişiminin” geldiği aşamayı göstermesi anlamında trajiktir. Başka bir iyi niyetli söylemle belirtirsek belki de bu, “tarihsel gelişimin” zorunlu bir durağı ve ilerinin kazanılmasının bir sızısıdır. Oysa gelişim merkezli ideolojilerin geldiği aşamayı esas aldığımızda bu tarz temenniler, kişileri canlı tutan bir anestezi unsuru olarak revaçta olma yönünü kimi yeni dini hareketler haricinde kaybetmeye çoktan başlamıştır.

Her ne şekilde ifadelendirilmek istenirse istensin, niyetlerden bağımsız bir gerçeklik bugünün dünyasının içinde bulunmuş olduğu travmatik hali resmediyor. Bu konuş, içinde yaşadığımız toplumsal insanlığın anamalcılık noktasında geldiği bir merhaledir ve bu, bize aynı zamanda kapitalist toplumsal oluş içerisinde insanın bireysel yitimini sunuyor. Bu halet, yalnızca insanın kapitalizme özgü bir hali değildir. Kapitalizm öncesi ilişkilerde de bu durum açığa çıkan bir görüngüydü. Lakin bunun bütün olarak bireyleri etkilemesi ve gelişmesi, kapitalizmin bireyselci yapısı ve bununla bağlantılı insanların yığınlar halinde yaşamasının bir arada gelişimiyle mümkün olmuştur. İnsanlar yığınlar halinde devasa şehirlerde birlikte yaşarken, bireyin bu yığınlar içerisinde sinikleştirilmesi, insanın toplumsallaşamamasıyla sonuçlanmıştır. Genel olarak kapitalizmle bağlantılı bir yalnızlık, yığınlar içerisinde yaşayan kişinin ve kişilerin kaderine dönüşürken, tek kullanımlık nesnelere odaklanmış insan yığınlarının kendi aralarındaki ilişkilenmenin kendisi de odaklandığı ilişkiye dönüşmüştür.[1] Sonuç olarak tek kullanımlık yaşamlar karşımızdadır.

İş böyle olunca, yığınların içerisinde yaşama derdi olan insanın yaşamasının bir önemi kalmamıştır. Çünkü insanı yaşama bağlayacak ülküler yoktur. Dahası birçok insan bu ülkülerle tanışmamıştır bile. Bu kişiler genel olarak, yüzeysel ilişkilerin onların duygusal alanlarına bile girmemelerinin kurbanıdırlar. Bu işin bir yönüdür. Diğer yönüne baktığımızda farklı bir manzara karşımıza çıkar; takıntılı insan tipi. Kapitalizmin kendisinden önceki üretim ilişkilerinden devraldığı ve oldukça geliştirdiği, insanın odaklanma meselesini yönetme kabiliyeti burada devreye girer.

Kapitalizm, insanın Homo Sapiens’e özgü bir yarasını kendi adına doğru doldurur. Homo Sapiense’in Neandertallerden farkına yönelik birçok çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmalardaki birçok ortak nokta “tarihsel gelişime” özgü teoriler ortaya koyarken, Homo Sapiens’i ululaştıran bir mecra açarlar. Neandertaller burada arkaik olarak hor görülürken, Homo Sapiens övülür. Ancak gözden kaçırılan bir noktayı bugün kapitalizm geliştirmiş ve bunun üzerinden insan yığınlarını tahakkümü altını almıştır. Homo Sapiens’in Neandertallerden en önemli farkı, onun beyin fonksiyonlarındaki hayal etme güdüsünün onu esir almasıydı. Hayal etmesi, bugünün insanlığını yaratırken; bu esir alınma biçimi, kişileri kapitalizmin bir nesnesi haline dönüştürmüştür. Bu hayal etme içerisinde kişilerin takıntılı ruh hallerinde olması yine onun atalarından aldığı bir mirastır.

Ne var ki, Homo Sapiens kendi gerçekliğinde bir toplumsallık yaratırken, günümüz insanı bunu yaratmaktan uzakta olanı ifadelendirmektedir. Bunu yaratamayan insan, mevcut ilişkilenme biçimlerinin içerisinde, belirli noktalara odaklanmasının kurbanıdır. Ama buradaki en büyük kırılma, Homo Sapiens’in “yalan söyleme kabiliyetinin” günümüz insanı adına artık hiçbir öneminin olmamasından kaynaklanır. Bu günümüzde kapitalist toplumda intihar oranlarındaki artışın asıl sebebine bizi götürür.

Bunu açmak gerekirse, basit bir yoldan anlatabiliriz. Şöyle ki, insanı diğer insan türlülerinden ayıran en önemli özelliği hayal etme güdüsünün çok yönlülüğüdür. Burada yalan söyleme esas olarak devreye girerek, kendisine sanal bir dünya oluşturur. Kapitalist bir toplumda yaşayan bireylerin kapitalizm bağlamında kolaylıkla birer nesneye dönüşmesinin gizi buradadır. Kapitalizm hangi sosyal ve ekonomik kategorilerden olursa olsun insanlara kendi zihinlerinde sanal dünyalar kurdurturur. Bu dünyalarda yaşayan insanlar varolandan bağımsız ve varolanla ilişki kuramadan yaşarlar.[2] Çeşitli kesintiler olsa bile, hemen o dünyanın içerisinde, kesintinin yerine bir şeyleri ikame ederler. Edememe halindeyse, “Öze” ulaşamamayla bağlantılı bir yıkım kendisini gösterir ve kişiler özkıyımı gerçekleştirirler, yani intiharı.

Burada bir noktayı daha kısaca belirtmekte yarar var. Kendi dünyasında yaşayan insanın takıntılı hali ona egemendir. Birçok intihar vakasında görülmüştür ki, takıntı halinin yok olması, onun kaybı, ondaki belirsizlik ya da onun ululaştırılması çoğu zaman kişinin özyıkımını gerçekleştirdiğinden, özkıyım pratiği kişide artarak gelişim gösterir. Burada esasta kapitalizmin şizofreni toplumu yaratmasıyla karşı karşıyayız.[3] Bu yaratım, günümüz intiharlarındaki temel öğedir. Şizofreninin psikanalist açısından incelenmesi, kapitalizmin tarihsel arkaik mirası nasıl oluyor da kendi adına doğru bir biçimde kullandığını göstermesi yönüyle değerlidir. Bu doğrultuda, insanın kitle kültürü içerisine sıkışması bunun bir yönüyken, onun toplumsal erekte andan kopması diğer bir yönüdür.

-Tufan Bozkurt

[1] Tüketim Toplumu, Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları.

[2] Simülakrlar ve Simülasyon, Jean Baudrillard, Doğu Batı Yayınları.

[3] Kapitalizm ve Şizofreni 1-2, Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Bağlam Yayıncılık.

You may also like