KolektiftenYazılar

İçki Satış Yasağı Covid-19’a Karşı Alınan Bir Tedbir mi, Yoksa Özgürlüklerin Kısıtlanmasına Yönelik Faşist Bir Saldırı mı?

0

İster kanuna aykırı olsun isterse de kanuna uygun olsun Türkiye gibi faşizmle yönetilen ülkelerde yöneticilerin ağzından çıkan her söz kanun hükmünde sayılırmış gibi uygulamalar olur. Yine bu uygulamaların bir örneğiyle karşı karşıyayız. Daha önce gerek Gezi Direnişi sürecinde gerekse pandemi süreci boyunca içki tüketiminin belli saatlerde ve tarihlerde ya tamamen yasaklanması ya da kısmen yasaklanması gibi uygulamalar oldu. Ancak her seferinde iktidar ciddi eleştiriler ve tepkilerle karşılaştı. Bu tepkilerin bir kısmı özellikle sahil kentlerindeki burjuvazinin akan sermayesinden kesilmesi nedeniyle olsa da, diğer bir boyutu olan halkın da yaşam tarzına yönelik bir saldırı olması ve özgürlüklerle ilişkilendirmesinden kaynaklıdır. Burada elbette içki üzerinden elde ettiği sermayeden kaynaklı burjuvazinin bir tepkisi olacaktır ve oluyor da. Ancak bizim ele almak istediğimiz asıl şey bunun sermayedeki payının ne olduğu değil, bu başka bir tartışma konusu olarak incelenmeye değerdir. Asıl konumuz ise Türkiye gibi faşist ülkelerde halkın üzerindeki özgürlük kısıtlayıcı uygulamalar ve yaşam tarzına ilişkin iktidarın baskıcı müdahalelerinin sebepleri ve olası sonuçlarıdır.

‘Tam kapanma ile ilgili İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı genelgede içki satışıyla ilgili herhangi bir ibare olmamasına karşılık, tekel bayilerin kapalı tutulacağı yazılıydı. Bundan, tekel bayileri dışına büyük market zincirleri gibi alkol satışı yapan ve açık olan yerlerinin satışa devam edebilecekleri anlamı çıkar.

Bu kararlar ve pandemi boyunca alınan diğer yasaklarla ilgili kararlar dâhil neredeyse her konuda ucu açık, özgürlüklerin nerede başlayıp nerede bittiğini gösteremeyen anayasada bile herhangi bir karşılığı yok. Dolayısıyla bazı hukukçuların ifade ettiği gibi bu kararlar “kanunsuz emir” niteliğinde. Yani neye karşılık bu uygulamaları yaptıklarını kendileri de bilmiyor ve kılıfına uyduramıyorlar.

Yasal olarak herhangi bir dayanağı olmayan bu kararın ve başka siyasi nedenleri barındıran faşist bir uygulama olduğu açık. Başka ülkelerin de bu uygulamayı gerçekleştirdiği ifade edilmesine rağmen, nasıl bilimsel bir temeli olduğu açıklanmadı. Süleyman Soylu genelgeyle ilgili konuşurken tekel büfelerinin fedakârlığa katlanacaklarını ve bu fedakârlığı beklediklerini açıkladı. Bu fedakârlığı bekleyen Soylu, esnafın ekonomik kriz içinde neler yaşadığına dair ise şu ana kadar tek bir söz söylemiş değil.  Doların yükselişi, ekonomik kriz derken, bir de pandeminin etkisiyle esnaf kirasını, faturaları, borçları ödeyemiyor aksine kepenkleri kapatmak zorunda kalıyor, iflas ediyor. Devletten herhangi bir yardım alamayan ve yaşadığı çöküntü nedeniyle sayısı belli olmayan binlerce esnaf intihar yoluna başvuruyor. Halktan bu fedakârlığı bekleyenler halkın bunu canıyla ödediğinin ise gündeme getirmek bir yana konuşulmasından bile rahatsızlık duyuyor. Pandemiyi fırsata çeviren AKP iktidarı Kürtlere, kadın+lara, işçilere, doğasını savunanlara, LGBTİ+’lara, temel hak ve özgülükler için mücadele yürüten herkese saldırıyor, yasak, baskı ve şiddet ile mücadele alanlarını daraltıyor. Pandemi boyunca göstermelik küçük destekler dışında herhangi bir yardım yapmayan iktidar üstüne bir de halktan fedakârlık beklediğini söylüyor.

İçki yasağının gündeme taşınması ve eleştirilmesine karşılık AKP’liler sokağa çıkma yasağı sürecinde içki satışına yasak getirilmesinin “aile içi şiddeti artıracak olması” ve “alkol alınması halinde sosyal mesafeye dikkat edilmeyeceği” gerekçesiyle savunuyorlar. Söz konusu “aile içi şiddet” aslında, kadınların ve çocukların gördüğü erkek şiddetidir. Her gün binlerce hatta milyonlarca kadın cinsel, psikolojik, fiziksel ve ekonomik şiddete maruz bırakılıyor. Kadınlar ucuz işgücü olarak görülüyor, ev içi emeğinin bir karşılığı olmuyor, çocuk bakımı sadece kadınlara ait bir sorumlulukmuş gibi gösteriliyor, kadın cinayetleri engellenmek yerine meşrulaştırılıyor ve bunun bir sorumlusu olarak ataerkil bir şekilde kadınlar gösteriliyor.  Neticede iktidarın İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik yaptığı onca cinsiyetçi, homofobik ve transfobik saldırıdan sonra çekilme kararı almış olması bahsi geçen “aile içi şiddet” konusunda hiç de samimi olmadıklarını aksine bütün bu suçların ortağı ve sebebi olduklarının açık göstergesidir.

Bir diğer gerekçe olarak sunulan “alkol alınması halinde sosyal mesafeye dikkat edilmeyeceği” savunusu ise kılıfına uydurulan, belirsiz bir gerekçedir. Öyle ki bunun nasıl bir sosyolojik çalışması var hangi bilimsel dayanağı mevcuttur diye sorsak hiç bir şey olmadığını görürüz. Çünkü şu ana kadar Türkiye’de pandemi sürecinin nasıl işlediğine ve bunun toplumsal yayılımının ardında nasıl bir işlev taşıdığına dair kamuoyunca bilinen bir çalışma olmadı. Öte yandan bunu dillendiren AKP’li siyasetçi ve yandaş yazar kadrosu AKP’nin yaptığı miting ve kongrelerin salgın koşulları göz önüne alınmadan nasıl bir kargaşa ve salgını yaydığını unutmuş gibiler. Sokağa çıkma yasağının olduğu günlerde, herhangi bir kanuni dayanağı olmadan AKP’liler özel araçlarıyla istedikleri yerlere girip çıkabiliyor, hatta sırf kendileri istedi diye kapalı olması gereken mekânları bile açtırıyor, kalabalık düğün organize ediyor ve daha sayamadığımız onca ihlali gerçekleştiriyorlar. Diğer bütün konularda halk istediğini yapamıyorken sosyal mesafe kurallarına dair herhangi bir bilgilendirme, bilinçlendirme çalışması yapmadan camilerde dip dibe namaz kılması, halkın dini duygularına seslenmekten ibaret olduğu ortadadır.

Faşizmle yönetilen kapitalist sistemlerde iktidar; kendisine biat eden, medya da her gördüğü şeye inanan, katı bir biçimde dine bağlı olan, milliyetçi duygularını yücelten, diğer ulustan ve milliyetlerden insanlara pervasızca saldırabilen, işaret ettiğini linç eden ve özellikle erkeklerin kadınlara acımasızca her biçimde saldırdığı, LGBTİ+’lara nefretle bakan bir kişilik ister. Bu kişiliğin üç önemli özelliği öne çıkar; cinsiyetçi, homofobik, transfobik ve kadın düşmanı bir biçimde ataerkil, dindar ve milliyetçi olmasıdır. İktidarın böyle bir kişilik istediği çok açıktır. Dolayısıyla içkiyi yasaklamak için öne sürdükleri gerekçeler asılsız, yukarıda saydığımız beklentileri karşılamak için olduğudur. Camilerin açık olması, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekiliyor olması da bundan dolayıdır. Kapitalist toplumlarda iktidar, yukarıdan aşağıya doğru, toplumu kendi ideolojik formuna göre dizayn etmeye çalışır, dolayısıyla yeni bir kimlik yaratımında egemen kimlik öğelerinin dışında var olan her şeyi yasaklar ya da yok etmeye çalışır. AKP iktidarının yaptığı da tam olarak budur.

Bundan dolayıdır ki iktidar, uygulamalarıyla kadın bedeni ve özgürlüğü üzerindeki tahakkümün artmasını istiyor. Kadın cinayetlerinin gündeme gelmemesini, gökkuşağı bayraklarının eylemlerde sallanmamasını, LGBTİ+’ların alanlara çıkmamasını istiyor. Kürtlerin, Ermenilerin ulusal hak ve talepleri olmasın, bunun için kimse mücadele etmesin istiyor. Kısacası iktidar kendi sloganında olduğu gibi tek din, tek bayrak, tek millet, tek dil olsun istiyor. Dahası farklı cinsel yönelimler ve cinsiyet kimlikleri üzerindeki baskı ve şiddet artsın, LGBTİ+’lar hakları için mücadele vermesin. Doğanın tahribatına kimse ses çıkarmasın, burjuvazi istediği gibi madenleri işletebilsin. Kimse iktidarı eleştirmesin, herkes iktidar medyasında olan bitene inansın. Dolayısıyla mevcut içki yasağı da sosyolojik nedenlerin aksine bu ve buna benzer sebeplerden ötürü uygulanmak isteniyor.

Tek seferde içkiyle ilgili bir yasağın devam edebileceği mümkün görünmüyor. Şimdilik pandemi süresince benzer uygulamalar olması mümkündür. Ancak oluşan gündem ve gelen tepkilerin dilini iyi bilen AKP iktidarı bu konuda da sabırlı olması gerektiğini biliyor. Faşist AKP iktidarı ve onun çıkar ortaklarının uygulamalarını teşhir etmeli ve buna karşı örgütlü bir mücadeleyle cevap olmamız gerekir. Faşizmin özgürlüğe dair parça parça işgal ederek saldırdığını ve buna karşı ancak örgütlü bir mücadelenin karşılık bulacağını bilince çıkarmalıyız.

Welat Azad

You may also like