KolektiftenYazılar

Hukukun Üstünlüğü mü, Üstünün Hukuku mu?

0

Hukuk kavramı günlük hayatımızda oldukça önemli bir yer işgal etmektedir. Her siyasal tartışmada değini noktası olmakta, siyasetle olan ilişkisi eleştirilmektedir. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte tüm yargı mekanizmalarının tasfiye olması, “güçler ayrılığı”, “yargının bağımsızlığı”, ve “hukukun üstünlüğü” kavramlarını özlenen birer ütopya noktasına evirmiştir. Aslında bunlar kitleler için ütopya değil, gerçekliğin birer manipülasyonlarıdır ve gerçekliğin manipülasyonları bugün tüm çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır.

Hukuka Etimolojik Bakış:

Peki nedir bu hukuk? Etimolojik açıdan incelediğimizde Arapça kökenli olan “hukuk”, hakk kelimesinin çoğuludur. Yani “haklar” anlamı taşır.[1] Türkçede de 1945 yılına kadar bütün sözlüklerde yalnızca “haklar” anlamında kullanılan “hukuk” kelimesi, 1945 sonrasında şekil değiştirerek “toplumu düzenleyen ve devlet yaptırımıyla güçlendirilmiş bulunan kuralların, yasaların bütünü” veya “yasaları konu alan bilim” olarak tanımlanmıştır.[2] Yani, yasa veya kanun halini almıştır. Dolayısıyla hukuk kavramını anlamak için yasa, kanun kavramlarını anlamamız gerekir.

Kanunun Tarihsel Değişim Süreci:

Kanunu tarihsel olarak incelediğimizde, MÖ 2375 yılında yazılan, Sümer Kralı Urgakina tarafından belirlenen, kendisiyle aynı adı taşıyan Urgakina Kanunlarına ulaşırız.[3] Ancak “kanun”, Kral Urgakina’nın bir anda aklına gelen, bilinen ilk uygarlık olan Sümer Devleti’ni ve kendi otoritesini korumak adına yazdığı bir metin ile ortaya çıkmamıştır. Kanunun tarihi bundan çok daha eskilere dayanır.

Hiçbir şey bir anda ortaya çıkmaz. “Şeyler” diyalektik bir değişim süreci içinde şekil değiştirerek yeni hâlini alır. Örneğin kabileler, klanlar belli bir tarihsel gerçeklikte, belli bir değişim süreci içerisinden geçerek farklı formlar kazanmış ve devlet halini almıştır. Veya ilkel komünal toplumlardaki cinsiyet temelli toplumsal iş bölümü, yine değişim dönüşüm gerçekliğiyle toplumsal cinsiyeti yaratmıştır. Bu durum, hukuk ya da kanun için de böyledir. Sınıflar öncesi toplumlarda, toplum yararına var olan belli “kabuller” değişerek, bir zaman-mekân gerçekliği içerisinde kurallaşmıştır. (Örneğin toplum yararına olan “Yağmurlu havalarda meyve toplanmaz, çünkü faydasından çok zararı olur” kabulü kurallaşabilir.) Kuralların sınıflı toplumla birlikte toplum yaranına olmaktan çıkarak egemen sınıfın yararına bir hâl alması ilk resmî kanunları açığa çıkarmış, dolayısıyla bugünkü hukukun temellerini örmüştür.

Daha açık bir ifadeyle kanun, egemenlerin ezilenler adına belirlediği ve kendi sınıfsal çıkarlarını koruduğu bir özel formasyondur. Bunu Sümer Kralı Urgakina’nın belirlediği Urgakina Kanunlarından, Roma İmparatorluğu’nun 12 Levha Kanunlarından veya kanunun daha güncel bir biçimi olan Türk Ceza Kanunundan görebiliriz. Bunların tümü kendi zaman-mekân gerçekliklerinden doğru farklılıklara sahip olsa da hepsinin ortaklaştığı nokta egemenlerin belirlediği, ezilenlerin tamah olduğu özüdür.

Şu ana kadar tanımladıklarımız, kanunun yalnızca resmî olan biçimidir. Bu olguyu yazılı olan boyutundan çıkaracak olsak dâhi kanun, egemen fikrin ürünüdür. Örneğin ataerkil toplumun kanunları (kuralları, yasaları, kabulleri) elbette ki ataerkil toplumun bir ürünüdür ve ataerkil öze sahiptir.

Kanuna Kültürel Yaklaşım:

Kanun, yalnızca resmî boyutuyla tartışılacak bir gerçeklik değildir. Bunun bir de kültürel boyutu vardır. Belirli kültürel ortaklıklar barındıran toplumların, kendi kültürlerinin ifadesi olarak kendi yasaları vardır. Örneğin Alevi toplumu kendi kültürel şekillenişleri doğrultusunda belli kabullere sahiptir. Bu kabullerin dışına çıkan bir yaklaşım Alevi toplumunun kendi “kanunları” gereğince cezalandırılır. Mesela hırsızlık yapan veya sistematik olarak yalan söyleyen birisi “düşkün” ilan edilir. Toplumdan, aşiretten, köyden tecrit edilebilir. Yani toplumsal yapıyı düzenleyen, yine toplumun kendi kültürel yaratımları olan kanunlarıdır.

Kanunun bu kültürel boyutu farklı toplumlarda farklı farklı şekillenir, yaratıcısı olan toplumun özelliklerini barındırır. Bu kanunlar bütünen “iyi” ya da “kötü” olmak zorunda değildir. Yine bir örnek üzerinden giderek “dayanışmacı” bir toplum kurgulayalım. Toplum, üretimde bulunamayan fertlerini, mesela yaşlıları, öz gereksinimlileri, çocukları, hastaları dayanışma ile yaşama katıyor olabilir. Bahsi geçen toplumun dayanışma kültürü, toplumun kanunlarına da doğal olarak yansır. Aynı toplum kendi dışındaki bireylere ötekileştirici, dışlayıcı bir bakış açısına sahip olabilir. Bu da aynı toplumun şoven yanını gösterir ve bu şovenizm de toplumun kanunlarında kendisine yer bulur.

Dolayısıyla bir toplum ve o toplumun kültürel yasaları nihai olarak ilerici veya gerici, devrimci veya karşıdevrimci olarak değerlendirilemez. Aynı tek tek bireyler olabileceği gibi, bu olgular da bir çelişkide devrimci, diğerinde karşıdevrimci olabilir. Bu da toplumun çok katmanlı yapısının bir göstergesidir.

Başka bir taraftan kanunun kültürel ve resmî boyutları devamlı bir çelişi halindedir. Egemenler kendi resmî kanunlarını belirlerken toplumların kültürel kanunlarıyla çatışabilir. Kültürel yanı güçlü olan toplumlar, kendi kültürlerinden ve bu kültürlerinin yasalarından kopuk bir devlet aygıtına ve bu aygıtın özel formasyonu olan kanunlara direngenlik gösterebilir. Bu çatışmayı asgarî düzeyde tutmak, yani yer yer tavizler vermek, toplumların resmî kanunlara daha kolay ikna edilmesini sağlar. Örneğin Pakistan, Nijer gibi ülkelerde yer yer “aşiret kanunları” varlığını sürdürmektedir. Bunlar, iktidarın kendini kabul ettirmek ve meşru kılmak için verdiği “özel” tavizlerdir ve amaç “genel” çıkarlarını korumaktır. Ancak verilen tavizin büyüklüğü, tersine resmî kanunların temsil gücüne gölge de düşürebilir.

Devletin Özel Formasyonu Olarak Kanun:

Yazının daha önceki bölümlerinde de belirttiğimiz gibi kanun, egemenlerin ezilenler adına belirlediği ve kendi sınıfsal çıkarlarını koruduğu bir özel formasyondur. Yani köleci devletin kanunları esas olarak köle sahiplerinin çıkarlarını kölelerden korumakla mükelleftir. Bunun yanında teknik olarak köle sahipleri arasındaki ilişkiyi de düzenler. Yine aynı şekilde feodal devletin kanunları köylülere karşı derebeylerinin hukukunu korurken, kapitalist devletin kanunları da burjuvazi tarafından belirlenir ve işçi sınıfının karşında konumlanır. Kanunun bu sınıfsal çelişki dışında kalan tüm yanları da var olan toplumun yapısı, egemenlerin planlamaları gibi olgular ile ilişkilidir. Yani talidir. Tali olmasıyla beraber nihayetinde yine egemenlerin sınıfsal çıkarları ile ilişkilidir.

Devlet, nasıl ki insanın belirli bir toplumsal gerçeklikte yarattığı ancak kendisinin üzerinde bir yere koyduğu yabancılaşmanın bir ürünüyse, devletin özel formasyonları da aynı şekilde yabancılaşmanın ürünleridir. Dolayısıyla devletin özel formasyonları olan kanun, hukuk, polis teşkilatı, yargı mekanizmaları, askeriye, parlamento ve buna benzer tüm olgular yabancılaşmanın nesneleşerek karşımıza dikilen birer tezahürleridir. İnsan tarafından var edilmiştir, ancak insanın üstünde konumlanır.

Buradan bir özel formasyon olan “hukukun üstünlüğü” tartışmasına gelecek olursak, hukuk elbette ki üstündür. Ancak bu üstünlük; devletin diğer mekanizmalarına veya egemenlere karşı üstünlüğü değil, hukukun toplumdaki yayılmışlığını, hegemonik olarak varlığını, yetkisinin yüksekliğini ve kendi yaratıcısı olan insana karşı konumunu ifade eder. Yani hukukun üstünlüğü özel formasyonu olduğu devletten ve bu devleti elinde bulunduranların toplumsal konumlarından gelir. Toplumsal olarak üstünün, yani egemenlerin hukuku, toplumun üstünde bir yerdedir. Yani üstünün hukuku ile hukukun üstünlüğünü algılandığı gibi karşıt değil, bir ve aynı şeydir.

“Hukukun üstünlüğü” ve türevi olan tartışmaları bu zemine oturtmak önemlidir. Çünkü AKP iktidarının burjuva hukukta yarattığı tahribat kitlelerde (ve hatta devrimcilerde) burjuva hukukuna özlem şeklinde nüksetmektedir. Bu coğrafyadaki hukuk tarihten beri egemenlerin çıkarlarını korumaya devam ediyor. Yalnızca bunu eski biçimiyle -sinsice- değil; doğrudan, burjuva hukukunun parodisi şeklinde gerçekleştiriyor. Dolayısıyla kitlelere kendini ve kendi mekanizmalarını günden güne teşhir ediyor. Gerçekliğin manipülasyonu, manipülasyonun parodisine dönüşüyor.

Örnek verecek olursak Osman Kavala’nın Gezi Davası’ndan beraat etmesi, Erdoğan’ın “Bir manevra ile onu beraat ettirmeye kalktılar” açıklaması[4] ve hapishane çıkışında başka bir dosyadan tutuklanarak beraat kararı alan mahkeme heyetine soruşturma açılması hukukun karikatürleşmiş ve kitlelerin gözü önünde teşhir olmuş halini ifade eder. Artık faşizmin kitle tabanı bile bunu bir güldürü ögesi olarak ele almakta ve hukukun üstünlüğünün ne demek olduğunu farkına varmaktadır. Dolayısıyla hukuk AKP eliyle inandırıcılığını yitirmekte, kitlelerdeki güvenini kaybetmektedir. Yani onu “üstün” kılan özellikleri erimektedir. Bu trajikomik biçim, burjuva hukukunun “sinsice” olan biçiminden daha tehlikeli değildir.

Hukuka Devrimci Bakış ve Alternatif Toplumun Alternatif Hukuku:

Devrimciler nihai olarak yabancılaşmanın her boyutuna karşı mücadele eder. Ancak bu mücadele içerisinde yabancılaşmanın araçlarını kullanır. Örneğin yabancılaşmanın bir ürünü olan parti gibi olguları bu yabancılaşmayı yok etmenin birer aracı hâline getirir. Kapitalist devleti yıkar, yerine kendini sönümlendirecek ve bu yabancılaşmayla eş güdümlü olarak tarih sahnesinden silinecek bir devlet olmayan devlet inşa eder. Devlet olmaması anlaşılan itibariyle iktidar gerçekliğini ortadan kaldırmasından gelir. Bundan sonraki tek iktidar, iktidarın yeniden oluşmaması için vardır. Dolayısıyla arz-ı endam eden bir devlet değil, aslında kolektif örgütlenmedir.

Tarihsel sosyalizm deneyimlerinde açığa çıkan en büyük sorun, yabancılaşmanın biçim değiştirerek yeniden tezahür etmesidir. Sınıflı toplumun yönetsel tek tipçi anlayışı, bu deneyimlerde kendisini bir şekilde yeniden var etmiştir. Burjuvazinin iktidarını yıkılmış, ama iktidar olgusu yıkılmayarak günden güne daha da güçlenmiştir. Örneğin SSCB’de önce sovyetlere, işçi konseylerine asker dikilmeye başlamış, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı ve ardından gelen Soğuk Savaş süreciyle tüm yönetsel mekanizmalar öz olarak tasfiye edilerek merkezi organ güçlendirilmiştir. Bu egemenlerin ve onların sahadaki temsilleri olan emperyalistlerin saldırılarından korunmak adına yapılmıştır. Ancak sistemin saldırısı aslında tam olarak budur. Bir başka örnekte, sınıfsal ve toplumsal olarak gerici olan aile olgusu yıkılmamış, yerine “sosyalist aile” gibi eklektik bir biçim örülmeye çalışılmıştır. Yani yabancılaşma yıkılıp komünist farkındalık açığa çıkarılmamış, yabancılaşma yeni biçimleriyle yeniden üretilmiştir.

Elbette ki bizim sosyalizmimiz bu deneyimlerin birikimiyle gerçekleşecektir. Buradan yola çıkacak olursak sosyalist toplumun hukuku, burjuva hukukunun yeni bir biçimi olarak üretilmeyecektir. Birkaç yasal düzenleme, üst düzey sosyal haklar burjuva anayasayı devrimci yapmaz. Çünkü sınıfsal olarak gerici olan o yasaların içinde bulundurdukları eksiklikler değil, özüdür. Yani bir grup elit sosyalistin ortaya koyacağı üst düzey sosyal haklarla donatılmış kanunlar, sorunu ortadan kaldırmayacak, yeni bir biçimle üretecektir. Dolayısıyla bizim hukuk anlayışımızın özü, onun kitlelerle olan ilişkisindedir. Devrim nasıl ki kitlelerin eseri olacaksa, bu devrimin yaratacağı hukuk da kitlelerin eseri olmak zorundadır. Yani, alternatif toplumun hukuku öz itibariyle ne tekçi bir anlayışla toplumların kültürel farklılıklarını yok sayacak ne de kitlelerden kopuk, kitlelerin üzerinde bir yere konumlanacaktır. Aksine özünü kitlelerden alan, halk meclisleri ve halk mahkemesi gerçekliğine dayanan alternatif bir hukuk açığa çıkarılacaktır. İktidar gerçekliğinin yok edilmesiyle birlikte hukuk bir cezalandırma aracı olmaktan çıkacak, değişim-dönüşümün dinamiği halini alacaktır.

-Deniz Savaş

[1] https://www.nisanyansozluk.com/?k=hukuk

[2] https://sozluk.gov.tr/?kelime=hukuk

[3] http://akdishukuk.com/urgakina-kanunlari/

[4] https://www.evrensel.net/haber/397663/geziyi-hedef-alan-erdogandan-osman-kavala-aciklamasi-beraat-ettirmeye-kalktilar

You may also like