KolektiftenYazılar

Feminizmin Kapsamı ve Hatalı Bazı Yaklaşımların Eleştirisi

0

Feminizm ile ilgili 68 kuşağından ve cinsel devrim tartışmalarından bu yana Marksist hareket saflarında oldukça önemli ilerlemeler yaşanmıştır. Son günlerde konuyla ilgili gelen bazı sorular üzerine bu meseleye değinmek şarttır. Feminizm çıkış itibariyle kadın hareketi, gelinen aşamada patriyarkaya karşı mücadele demektir. Başlı başına tek bir renkten oluşan, tek bir felsefeden oluşan bir “izm” özelliği taşımaz. Fakat işin ilginç yanı “izm”lerde kendi içinde farklı kavrayışlar genel olarak görülür. Peki, feminizmin toptan bir tek yorumu olmayışı eksiklik midir? Hayır, bu da yaşamın olağan akışının getirdiği çok yönlü ve boyutlu çelişkilerin yaşamın her alanında farklı tezahürler oluşturmasındandır. Ataerkil düzende burjuva kadın, emekçi kadın, ezen ulustan kadın veya ezilen ulustan kadın vs. her kimlik kategorisinde esas olarak kendilerine has mağduriyetler yaşarlar. Mesela beyaz yakalı statüsünde çalışsa bile bir kadın genelde erkeklerden daha düşük maaş alır. Bu emek gücünün satımı esnasında yaşanan bir çelişkidir. Evlerde ise dışarı da bir işte çalışan ya da çalışmayan kadınların ezici çoğunluğu ev işlerini angarya olarak üstlenmiştir. Yani ev içi emekte ayrı bir boyut oluşturur. Heteroseksüel kadın ile lezbiyen, biseksüel, trans+ kimlikler ve özellikle de trans kadınların da kendilerini yaşamaları önünde ciddi engeller ve baskılar yaşarken karşılarında bir birlerinden farklı sorunlar ve talepler çıkmaktadır. Natrans heteroseksüel erkekler ve yer yer eşcinsel erkekler genel olarak bu tahakküm sürecinin avantajlı grubu olarak ellerindeki tahakküme dayanarak bu sorunları kavrayamaz ve sürdürülmesinin gerici öznesine dönüşürler. Onların görmediği şeyler, bu insanlar için yaşamsaldır ve acı vericidir. Tahakküm sahibi olmanın yabancılaşması ile doğan bu farkındalığa ilgisiz ve duyarsız davranmak onların çıkarınadır. Yani karşınızda bu konuda duyarsız bir insan varsa bu insan tahakkümün safındaki aktif bir zorbadır. İyi niyetli yanlış ve çarpıtılmış bilinç eleştirileri durumu ele alışta yetersizdir. Nasıl ki burjuvazi kapitalist düzenin hâkim ve sömürü gücü ise heteroseksist ve ataerkil erkekte bu sürecin aktif tahakkümcüsü, sömürücüsü ve istismarcısıdır. Ev içi emekte katılım gösteren erkeğin görev paylaşımı, kolektife katılması söz konusu iken, toplumsal cinsiyet rollerine sahip erkekler bunu kadına yardım olarak akılsallaştırırlar. Bu noktada tahakkümcülüğün dile dökülme hâli ile yüzleşmek ezilen cinsel yönelimler ve cinsiyet kimliklerinin özgürlüğü için bir zorunluluk durumudur. Kısacası feminizme karşı olan erkek, ataerkil erkektir.

Feminizmin kendi içinde farklı renkleri olduğunu dile getirdik. Buna çeşitli örnekler vererek devam edelim. 1900’lerin başında nüfus sayımında sayılmak, oy kullanmak, siyasete ve toplumsal yaşamın örgütlenmesine katılmak, eğitim hakkı ve eşit ücret gibi bir takım talepler o dönemin sınırlılıklarını ve vizyonunu oluşturmaktadır. Günümüze geldiğinde çok daha boyutlu bir sorun tarifi ve teorisi ile karşı karşıyayız. Erk aklının ucuna gelmeyen bir yığın ayrıntıda eşitlik mücadelesi söz konusudur. Cinsiyet ve cinsel yönelim akışkanlığı, normatiflik, heteroseksizm, psikolojik şiddet ve rıza inşası gibi nice yaşamsal soruna dair gelişen bir feminist mücadele söz konusudur. Ev içi emek, eşit işe eşit ücret, toplumsal sürece katılımda eşitsizlikler herkesin görebileceği basit meselelere dönüşmüştür. Toplumsal cinsiyet tartışmaları gibi daha ileri teorik ve siyasal çerçevede kendini inşa eden güncel meseleler söz konusudur. 3. dalga feminizm, burjuva feminizm, sosyalist feminizm, anarşist feminizm, kesişimsel feminizm, trans feminizm, queer feminizm, liberal feminizm gibi bir dizi tartışma ekseninde akımlar kendilerine ve karşı cepheye kavramsal anlamda farklı “izm” ifadeleri kullanmaktadır. Peki, biz komünistler bu tartışmanın neresindeyiz? Komünist bir feminizm, sosyalist bir feminizm mümkün mü? Evet mümkün. Esas olarak 1970’lerden bu yana gelişen feminist yaklaşımda Marksist ve anarşist feminist yaklaşımlar oldukça belirleyici olmuştur. Ataerkil sistem en başta kadın bedeninin, cinselliğinin ve emeğinin mülkleştirildiği, sömürüldüğü bir sistemdir. İlk mülkleştirilen şeyler doğa ve kadınlar olmuştur. Sınıflı toplumun inşasında, köleciliğin doğuşunda bu sosyo-ekonomik temel belirleyici olmuştur. Yabancılaşmanın ilk tohumlarının ekildiği bu nesneleştirme süreci ile hesaplaşılmadan, komünal bir dünya mümkün değildir. Kadın ve LGBTİ+ mücadelesi komünist mücadelenin ayrılamaz görevleridir. İnsanın insana yönelik her türlü yabancılaşması, özgür dünyanın önündeki engellerdir. Mülkiyetçiliğin ve tahakkümün her hâli gibi bu alanda da mücadele etmek komünistlerin görevleridir. Burjuva feministler, ataerkil tahakkümün özellikle sınıfsal alanına kayıtsızlığı ile güdük bir feminizmdir. Enternasyonalist olmadan, ulusların ve halkların eşitliğini savunmadan, doğanın nesneleştirilmesine tavır geliştirilmeden, mülkiyet ve sömürü toplumu ile hesaplaşılmadan verilecek bir feminizm mücadelesi yetersiz olacaktır. Kadınlara yönelik emek sömürüsüne, istismara, tahakküme, tacize ve şiddete karşı yürütülen bir mücadele feminizmin görevleridir. Şayet sınıfsal gerçekliğin bu erkek tahakkümünü yaratmadaki rolü es geçilirse, emekçi kadınların sorunları çözülemeyecektir. LGBTİ+’ların sorunlarını kucaklamayan bir feminizm eksik kalır, dahası devrimci çizgiden uzaklaşır. Kadın meselesi gibi LGBTİ+ meselesi de heteroseksizmin, egemen toplumsal cinsiyet dayatmalarının, normatif yaklaşımın vs. tahakkümün ürettiği bir sorundur. Tahakkümün yıkılması için tüm boyutlarının, hallerinin ve varlığının yok edilmesi gereklidir. Sadece heteroseksüel ve burjuva kadınların sorunlarına dayalı bir feminizm anlayışı mücadeleyi kısır döngüye hapsetmektedir. Trans dışlayıcı yaklaşımların en önemli kavrayış sorunu da bu noktada kendini göstermektedir. Normatif yaklaşımlar ve toplumsal cinsiyet rollerine dayalı kadını ve erkeği tanımlamalar ataerkil kültürün ürünüdür. Ataerkil sistemle tam olarak hesaplaşılmadığı için verdikleri mücadele LGBTİ+ hareketini özellikle transları dışlamaktadır. Toplumsal cinsiyet normları dayatmalarına kendi durdukları yerden itiraz ederken, öte taraftan yine toplumsal cinsiyet normlarından hareketle trans+’ların cinsiyetlerini sorgularlar. İşte bu noktada olan her feminist yaklaşım burjuvadır. Yabancılaşmanın cisimleştiği toplumsal boyutların bütünüyle yüzleşemeyen bir feminizm tahayyülü, sömürü ve tahakküm ilişkilerinin karşısında köklü bir devrimci dönüşüm sağlayamaz. Öte taraftan Müslüman feministler son yıllarda önemli bir dinamik haline geldi. Başı açık olan insanların inançlarını mesele etmeyen insanlar, özellikle türbanlı feminist görünce oldukça olumsuz tepkiler gösterebiliyorlar. Özellikle bu kesimlerin feminizmini düşman ve bağnaz gören yaklaşımlar oldukça tehlikelidir. Kadın haklarının geri olduğu toplumların bağrından çıkan her toplumsal mücadele değerlidir. Doğal olarak en sınırlı perspektifle verilen bir feminist mücadele bile ataerkilliğe alan kaybettirmesi, geriletilmesi açısından değerlidir. Gelişen kadın hareketi 150 yıllık süreçte kazanımlarını korumuş ve yenilerini ekleme mücadelesi vermektedir. Bizim gibi toplumsal düzende geri kalmış toplumlarda mücadelenin talepleri de toplumsal mücadelede ilerlemiş toplumların gerisindedir. Birçok ülkede sıradan hale gelen birçok mesele, hâlâ kazanım mücadelesi konusu olarak önümüzde durmaktadır. Tam bu noktada muhafazakâr kitleye ulaşan ve o kitlenin bağrında doğan bir feminizmin muhafazakârlıkla hesaplaşması oldukça değerlidir. Dindar kesim içinde gelişen feminist hareketin ait olduğu toplumsal sürecin izlerini taşıması bizleri rahatsız etmemelidir. Bu mücadele ile daha ileri kazanım mevzileri edinmek ve ataerkil tahakkümü geriletmek önemlidir.

Toplumsal düzenin bütünü kesişimsel eksende gerçekleşmektedir. Salt bir kimlik bir insanın tanımlanmasında oldukça yetersizdir. İnsanların ulusal, sınıfsal, cinsel, inançsal vs. birçok kimlik katmanı vardır. Sınıflar, uluslar, inançlar, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimler heterojen gruplardan oluşmamaktadır. Mesela ezen ve ezilen ulus içinde işçi, burjuva, kadın, erkek, kendini heteroseksist cinsiyet kalıplarından doğru açıklamayan ve birçok kimlik vardır. İşçi hareketi organize ettiğimizde, sendikal mücadelede nasıl ki insanların işçi kimliği dışındaki kimlikleri ikincil hâle geliyorsa kadın hareketinde de durum tam olarak böyledir. Mücadelenin her alanında esas konusundan sapmamalıyız. Kadın hareketi içinde ayrıştırmadan kaçınmalı, fakat kesişimsel olmayan, komünist olmayan bir feminizmin de kurtuluş getirmeyeceğine dair devrimci teorimizi ve siyasetimizi savunmalıyız. Genel kadın hareketinin parçası olmalı fakat burjuva feminist yaklaşımlara karşı yabancılaşmanın her haliyle mücadele eden, işçi, ezilen ulus ve inançlardan kadınların sorunlarının bu kimlikleri ile iç içe geçmişliğini ısrarla vurgulamalıyız.

Genel olarak yaşamda öne çıkan ‘gerçeklikten’ hareket ile fail ve maruz bırakılana cinsiyet ataması yapılmaktadır. Mülkiyetçi toplumdan hareketle çok rahatlıkla her cinsiyet ve cinsel yönelimden failin, her cinsiyet ve cinsel yönelimden mağduru sömürebildiği veya mağdur edebildiği bir dönem yaşamaktayız. Mülkiyet ve tahakküm ilişkileri yapısı gereği güce sahip olan, kendi mağdurunu yaratabilmekte ve faile dönüşebilmektedir. Her ne kadar esası belirlemese de bir LGBTİ+, bir heteroseksüel insanı istismar edebilir, cinsel saldırıya maruz bırakabilir. Bir işçi bir burjuvaya cinsel saldırı ve istismara maruz bırakabilir. Güç ilişkileri, zaman, mekan gibi değişkenler cinsel saldırı gibi konularda farklı cinsiyet ve cinsel yönelimlerden kişilerin birinin diğerine yönelik şiddet ve tahakkümüne zemin sunabilmektedir. Halbuki, işçinin burjuvayı hiçbir koşulda sınıfsal olarak sömürmesi mümkün değildir. Ezilen ulusun ezen ulusa yönelik lokal koşullarda şiddeti ile kıyaslanamayacak bir durum cinsiyet ve cinsellik ilişkisinde ortaya çıkabilmektedir. Enteresan bir şekilde ataerkil düzenin avantajları kapitalist toplumda tek başına yeterli değildir. İşte bu nedenle de sorun tek başına kadın sorunu olmaktan çıkmaktadır. Cinsel şiddet için çeşitli tahakküm kurabilecek şartların olması durumunda her sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim ve ulustan bireyin uygulayabildiği koşullar oluşabilmektedir ancak tabii ki ana yönelim kadınlar ve LGBTİ+’lara yönelik şiddettir. Öte taraftan şiddet ve istismar pratikleri salt bir toplumsal düzlemden (sınıfsal, ulusal, inançsal, cinsel, vb.) açıklanamamaktadır. Tüm tahakküm ilişkilerinin iç içe geçtiği ve koşulların avantajlı tahakküm kimliği olarak hangisini öne çıkardığı çoğu zaman daha belirleyici olmaktadır. Bu nedenle de toplumsal çelişkilerden ve tahakküm ilişkilerinden her türlüsünün tasfiyesi sosyalist devrimimiz için görevdir. Aksi durumda sistem çarkını kırıp, devrimi tamamlamak mümkün olmayacaktır.

Halihazırda kadın meselesini emekçi kadın vurgusuna sıkıştıran yaklaşımlar vardır. Mücadeleyi komünist karakterli emek ve kadın hareketine sıkıştırmak, örgütlenme ve mücadelenin alanlarda en genelle buluşmasına ket vuran örgütsel darlık ve marjinalliği besleyecek bir çerçeve oluşturur. Kadın meselesi için sınıfsal katman, inanç grubu ve ulusal fark etmeksizin hepsinin cinsiyetçi baskı altında ezildiğini söyleyebiliriz. Burjuva bir kadın cinsiyetçi saldırıya uğradığında, ücret eşitsizliğine veya akademik ayrımcılığa uğradığında sessiz kalabilir miyiz? Bu meselenin komünistlerin sorunu olmadığını söyleyebilir miyiz? Meral Akşener’in, Emine Erdoğan’ın, Semiha Yıldırım’ın cinsiyetçi şekilde hedef alınması komünistler için, komünist bir feminizm için sorun değil midir? Şüphesiz ki karşıdevrim katarının lokomotifindeki kadınlar mücadele müttefikimiz değildir. Daha alt tabakalardan kadınlar sorun yaşadığında, cinsiyetçilikle mücadele ettiklerinde, eşit işe eşit ücret istediklerinde bizler insanların sınıfsal kökenine bakarak mı kadın hareketinin ittifak politikasını belirleyip sınayacağız? Ezen ulusla, ezilen ulusun emekçisi olan kadın ve erkekleri yan yana getirirken bir veya daha fazla kimliklerinin çatışmasını engel olarak görmüyoruz da, kadın hareketini inşa etmeye gelince mi sınıfsal sınır çizeceğiz? Ezilen ulusun burjuva ve toprak ağalarının özgürlük mücadelesini dost görüyorken, kadın mücadelesinde yer alan burjuva kadını hasım olarak mı göreceğiz? Elbette bütün bu farklarımızı koruyarak kadın ve LGBTİ+ mücadelesi ile birleşeceğiz ve tahakkümcü, heteroseksist, transfobik, ataerkil anlayışın yıkılması için sadece komünist bir yöntemin başarıya ulaşabileceğinin tartışmasını bir arada yürüteceğiz. Öz örgütlerde olduğu gibi mücadele alanlarında lokal alanın gündemlerinde burjuva kadın hareketleri ve LGBTİ+ hareketleri ile beraber hareket etmek durumunda kalacağız. Bu zorunluluk olduğu gibi aynı zamanda görevimizdir. Kadın hareketlerindeki nitel çelişkileri kadın mücadelesini birleştirme noktasında engel olarak görmeyeceğiz. Bu nitel çelişkilerin nihai çözüm noktasında kadının ve insanlığın kurtuluşu önünde engel olduğunu, bu hareketlerin mülkiyetçi sistemle hesaplaşmadan kadının kurtuluşu mücadelesiyle tam bir bütünleşme sağlayamayacağını ortaya koyacağız.

Öte yandan feminizm ele alınırken, kadın meselesine sıkıştırılmaktadır. LGBTİ+ mücadelesi ve en genel insanlığın (tahakkümcü rol üstlenen natrans heteroseksüel erkeğin bile) ataerkiden özgürleşmesinin anahtarı olduğunu gözden kaçırılmaktadır. Artık feminizm kadın hareketi anlamını aşmış, en genel cinsel ve cinsiyet özgürlüğü mücadelesi ile kaynaşmıştır. Bu noktadan sonra LGBTİ+ mücadelesi de feminist teorinin ve mücadelenin parçası olmuştur. Feminizmi tanımlanırken Marksist olmayan kadın hareketine sıkıştırılmaktadır. Emperyalizm ve proleter devrimler çağının her meselesinde olduğu gibi feminizm meselesinde de iki ana sınıf, burjuvazi ve proletarya, her toplumsal meseleye dair kendi siyasetini üretmektedir. Burjuva feminizmine karşı komünist bir feminizm vardır.

Devrimci yaklaşımı ortaya koyan birçok güç fuhuş kavramını kullanmaktadır. Fuhuş kavramı da oldukça problemlidir. Fahişe kelimesi, Arapçada azgın ve utanmaz anlamındadır. Fuhuş da bu kelimeden türetilmiştir. Olaya İslami ve ataerkil kapsamda yaklaştığımızda bu kavramlar yerine oturabilir. Ama bu kültürel kodlama Marksist yaklaşımın besleneceği bir damar değildir. Yani bizim referans kültürümüz ‘halk kültürü’ değildir. Toplumda egemen olan kültür mülkiyetçi ideolojilerden ve temelden beslenmektedir. Biz komünistler ise yabancılaşmanın iş bölümü ve mülkiyet temelli başlangıcından hareketle seks işçiliği ya da ataerkil ilişkileri aynı yozlaşma dünyasının birer parçası olarak görürüz. Seks işçiliği ya da artıdeğer sömürüsüne dayalı iktisadi ilişkileri yoz olarak görürüz. Seks işçiliğini veya herhangi bir sınıf ilişkisini yozlaşmış mülkiyetçi sistemden ayrı ele alamaz ve özel bir ahlaki etiketle yargılayamayız. Emeğimizin sömürülmesinin hiçbir biçimini yüceltmez ve mevzi olarak benimsemeyiz. Bu noktada tüm iktisadi ve kültürel ilişkilerin normalliği karşısında norm dışı ilan edilen seks işçiliğine dair ahlakçı yaklaşımı benimsemek problemlidir. Bu piyasanın kendisi, geleneksel iktisadi özellikler ve teknolojinin iç içe geçmesi ile farklı haller almıştır. Seks aletleri, materyalleri ve porno endüstrisi yepyeni bir boyut kazandırmıştır. Telefon hatları, sanal seks, seks işçiliği gibi küçük veya büyük çaplı organizasyonların ve tek tek şahısların verdiği hizmetler bir hizmet sektörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu veya başka piyasa ilişkileri elbet ki komünist perspektifle savunulamaz. Öte yandan etik teorik tutumumuz ile politik tutumumuz da yaşamın doğası gereği belli çerçeve çelişkiler taşır. Komünizmi savunduğumuz halde her türlü mülkiyete siyaseten aldığımız tavır ve ezilen ulusların kendi ulus devletlerini kurmasına yönelik tavrımızda bu çelişkiden beslenmektedir. Etik olarak karşı olduğumuz şeyler bize rağmen politik yaşamın gerçekliği iken ne yapıyorsak, bu meselede de bize rağmen var olan bu gerçekliğe dair tavrımızda bu insanların en genel güvenliğini savunmalıyız ve tavrımız sömürü ve zorlanmalara karşı bu insanların özgürlüğünü savunan bir tutum içermek zorundadır. Kesişimsellik, feminizm için oldukça etkili bir yaklaşımdır. Fakat kesişimselliği kadın ve sınıf eksenine indirgenmesi problemlidir. Toprak zengini (kır burjuvası) Kürt bir kadın muhalif hedef alındığı durumda onun sınıfsal yanına kesinlikle bakmayacak ve ulusal ve cinsiyetçi saldırıya tavır koyacağız. Kürt burjuva erkek bir siyasetçi hedef alındığında cinsiyeti veya sınıfına bakarak tavır koyamayız. İşte bu noktada kesişimselliği sınıf ve kadın eksenine sıkıştırmak hatalı olacaktır.

Sınıf Teorisi 23. sayının değerlendirilmesi de faydalı olacaktır. Burjuva kadın hareketinin olumlu misyonunun tespitini bu yazıda görmekteyiz. Burjuva feminizmi ile ayrılık noktalarına işaret etmenin yanında onlarla olan ortak paydaya ilişkin oldukça faydalıdır. Gazete Patika’da son dönem çıkan yazılar o kısmı ıskalayıp esas olarak hedef almaktadır. Sınıf teorisinde bahsi geçen yazı o noktada hata yapmıyor. Fakat Sınıf Teorisi yazısının temel hatalarını şu eksende tanımlayabiliriz.

Birinci eksiklik, öncelikle feminizmi kavramsal olarak kadın hareketi içeriği ile sınırlamak. Feminizm, kadın, LGBTİ+ mücadelesi ve cinsel özgürlük hareketi çerçevesinde kullanılmalıydı. Komünist kadın hareketi yerine Marksist/Komünist feminizm olarak kullanmalıydı.

“Evet, komünistler açısından birliktelik, Engels’in deyimiyle sözcüğün etimolojik (köke kaynağına ilişkin) anlamında monogomatiktir, ama tarihsel anlamda asla değil.” (Sınıf Teorisi 23. sayı Sf77)

İkinci olarak monogami savunusu yapılmamalıydı. Özellikle komünizmi sınıflı toplum gerçekliğinden tanımlamanın bazı problemleri vardır. Aşkın yabancılaşma ile bağı önemli bir gerçekliktir. Yabancılaşma sürecinin yarattığı kuşatılmışlık, insanı aşk, dostluk ve yoldaşlık ilişkilerini, nefret ve düşmanlık ilişkileri gibi bu gerçeklikten beslenerek inşa eder. Yani kuşatılmış, yalnızlaşmış ve dışlanmışlık hissi gibi etmenler bize ıssız bir kuşatmada yalnız kalmışlık hissi yaratır. Aşkın önemli bir dayanağı bu toplumsal yalnızlığımızı aşma ve bizim acılarımızı hafifletmesidir. Şayet insanlar arası en genel ilişkiler komünal toplumda sağaltılacak ise bu durum aşk meselesini de etkileyecektir. Dostluk ve yoldaşlık gibi kenetlenmiş ilişkiler, genelleşen paylaşımla ötekisi olmadığında veya öteki kavramını dolduran etmenler zayıfladığında buharlaşabilir veya daha esnek bir paylaşıma dönüşerek bugünkü anlamı ve kapsamında değişimler olabilir. Bir başka boyutu da insanların hazzın ve sevginin paylaşımını kendi gerçeklik ve yönelimleri ile şekillenebileceğidir. Standart bir sihirli ilişki formülü önermek hem doğru bir bakış açısı olmaz. Kişiden kişiye, ilişkiden ilişkiye her şeyin kendi gerçekliği ve dinamiğine sahip olmasından ötürü kendine has yöntemleri ve karakterleri oluşacaktır. Monogami savunusunun Engels yoldaşın eserine atfen yapıldığını biliyoruz. Fakat Engels yoldaşın bu yaklaşımı kanaatimce dönemin ahlakçı saldırılarının ikiyüzlülüğünü teşhir edip yanıtlarken, kişisel arzusunu yansıtan veya toplumsal düşünüş kalıplarının gölgesinde şekillenen bir arzudan öte gerçekliği olduğu da şüphelidir.

“… Yeni Ekonomik Politika döneminde (1920’ler dönemi) (1923-28) Sovyetler, ekonomik, sosyal zorluklardan ötürü bir açıdan kapitalizme taviz olan zorunlu bazı önlemler devreye koydu. Yanlış mıydı? Hayır! Bu politikalar eski kazanımlarda bazı zorunlu kırılmalara yol açacaktı, açtı. Zorunlu geri çekilmenin bu tarihsel sonuçları tarihsel koşullar açısından anlaşılır olsa da atmosfer izlenen politikalarda problemli noktalar ve anlayışlara da yol açıyordu. Evlilik ve aile yasalarında Ekim Devrimi sonrası atılımlarda tali olarak bir geri çekilme durumuna girildi. Bu dönem yasalarında, eski politikalardan geri adım atma söz konusu oldu. Örneğin; devlet evlilikten yana tavır koyuyor, diğerlerini korusa da aile ve evliliği teşvik etme yasalarıyla hareket ediyordu. Söylenenler:

1) “Evliliğin resmi kayda geçmesi” eşlerin, toplumun, çocukların mülkiyet haklarının korunması çıkarları için yürürlüğe konuluyordu,

2) “Resmi kayda geçmeyen fiili karı-koca ilişkilerinin ne zamandan beri olduğunun beyan edilmesi”, “Resmi kayda geçirilmesi” isteniyordu.

1926 yılı yasasındaki genel ilkelerde de bu ve benzer bazı maddeler mevcuttur. Komünist Kadın Hareketi Yürütme Komitesi’nde ateşli tartışmalar söz konusuydu. “Ailenin güçlendirilmesi gibi yasalara rağmen genel amaçlarda komünist nitelikten çıkılmama sına rağmen bu kavram ve politikalar yine de masum değil, problemlerle mustarip bir yön taşımaktaydı. En azından şu söylenemez miydi? “Bunlar dönemsel zorunlu geri çekilme politikalarıdır. Burjuva bir yön içerirler. Amaç ve teorinin yerine konulamazlar. Taktiktirler.” (Sınıf Teorisi syf 80)

Üçüncü olarak Sovyet politikalarına “dönemsel gerçeklik, taktik geri çekilme” gibi savunmalar yapılmamalıydı. Bu çalışmanın zayıflamasına sebep olmuş bir başka önemli hatadır. Belli başlı iktisadi koşullarla verilen tavizlerin toplumsal ilişkilerin mahiyetini değiştiren niteliğe bürünmesi bile başlı başına sorun iken, kadınların haklarının tırpanlanmasının tümden yaşanan kadının özgürleşme devrimini dinamitlediği aşikârdır. Deng’in kara kedi, beyaz kedi metaforunu anımsatan bir pragmatizmle, SSCB’de kadınlara toplumsal cinsiyet rolleri dayatılması utanç vericidir. Bu meselenin sadece etraflıca eleştirilerek üzerinden yükseldiğimiz tarihsel mirasımızın özeleştirisini vermemiz gerekmektedir. Kadının dönemin Nazi Almanya’sında ve kapitalist dünyasında nesneleştirilmesi gibi Sovyet kadını ve annesi yaratmak da problemlidir. Bu konuda taviz vermek yerine devrim ilerletilmeli, kolektif sorumluluklar geliştirilmeliydi.

Dördüncü olarak fuhuş kavramı yerine seks, haz ve arzunun piyasası ve endüstrisi ekseninde ele alınmalıydı. Fuhuş kavramı mülkiyetçi toplumun dilinin algısını yaratan bir kavramlaştırmadır.

“ ‘Kendini aşktan başka hiçbir nedenle bir erkeğe vermeyecek ya da bunun iktisadi sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten vazgeçmeyecek (Engels)’ bir özgür gelecek kuşağı. Başkaları ne düşünüre ‘kulak asmayan’ doğru teori ve pratik kuşağı! Yeni ilişkiler, yeni kuşaklara ‘ailede’ geleneksel rolleri yıkılmış yeni insan ilişkilerine dönüşecektir. Eşlerin birbirlerini tapulamaları temelindeki aile, küçük bir hapishanedir. Birliktelik ya da ayrılık toplumsal baskı altındadır, özgür değildir.”(Sınıf Teorisi syf 78)

Beşinci olarak “kendini verme” gibi mülkiyetçi kavram ve dilden kaçınmalıydı. Kadınların para ve maddi şeyler için kendini vermeyeceği, aşka dayalı kendini vereceği yaklaşım oldukça problemli bir ifadedir. Kadın bir ilişkiye rızası ile girdiğinde, ister maddi olsun ister aşk gerekçesi olsun bir tür etkileşime ve paylaşıma girmektedir. Maddiyse karşılıklı yabancılaşmış bir maddiyat çıkarı ekseninde, aşk nedeniyleyse sevgi ve karşılıklı yüceltme amacıyla bir paylaşım yaşamaktadır. Birinde yaşanan paylaşım bireysel çıkar ve menfaatlerle hazzın paylaşımıyla sınırlı iken ikincisinde özgür bir haz paylaşımı söz konusudur. Birincisinde rıza maddi çıkar ekseninde gelişir, ikincisinde salt arzu temelinde. Yani kadın veren, erkek alan pozisyonu ile sınırlandığında kadının metalığına, yani objeleştirilerek sunma durumuna atıf yapılmış olur. Kısacası kendini verme kavrama hiçbir şekilde metnin ruhuna uymamış ve onun devrimci özünü karartmıştır. Metnin çerçevesinin komünist bir feminizm kavramı etrafında örülüp güncellenmesi gerekmektedir. Feminizm kavramının LGBTİ+ mücadelesini de içerecek çerçevede işlenerek metnin dönüştürülmesi şarttır. Sovyetlerin eleştirilmesi, fuhuş gibi geleneksel ahlak kavramları ile değil piyasa gerçekliği ile isimlendirilmesiyle güncellenmesi şarttır. Feminizmin içeriği kadın çerçevesinde daraltılmayıp en genel insanın ataerkil ve heteroseksist sistemden özgürleşmesinin anahtarı olduğu verilmiş olup, yukarıdaki eleştiriler çerçevesinde genişletilmesi faydalı olacaktır.

Sınıf Teorisi’nin yaklaşımının devrimci özünü sahiplenmekle birlikte, eleştirisini yaptığımız çerçevede geliştirmeleri elzemdir. Yazıda tartıştığımız kapsam feminizmi açıklamamız için şüphesiz ki yetersizdir. Bu yazının kapsamı burjuva feminizmine yaklaşımımız, feminizmden ne aldığımız ve feminizmin hangi toplumsal kategorileri hangi düzlemde ilişkilendirip mücadelemizi geliştirebileceğimizle sınırlıdır. Tam da bu nedenle feminist teorinin incelenmesi, entelektüel tartışmalarına vakıf olup kendimizi yetiştirmemiz şarttır.

-H.K. ZACHARIADIS

You may also like