BlogYazılar

Faşizm Üzerine Kısa Bir Hatırlatma

0

Günlük siyaset ilişkilerinin birey tarafından anlamlandırılamaması o kadar olağan bir durum ki, günlük siyaseti anlamlandıramayan kişilerin anlamlandıramadıkları ilk konum kendi yaşamlarıdır. Kendi yaşamını anlamlı kılamayan kişi için, varoluşun bu denli ağırlığı ve hafifliği arasında gidip gelmeleri onun, kendi varoluşu ile birlik noktalarını anlayamadığı diğer noktaların belirsiz bir doğrultuda ilerlemesine neden olur. İşte, tam bu noktada bunun bireyde vuku bulmasını sağlayan ve kişinin bunların bir kısmını ya da tamamını görmesinin karşısında bile hareketsiz olmasını sağlayan ilişkiler ağını bize açıktan veren faşizmin şimdiki halidir.

Bu tarz bir faşizm tanımı George Dimitrov’un ortaya koymuş olduğu faşizm tanımından oldukça farklı olanı ifadelendirir. Faşizmin, liberalizmden “sağ sapma” olarak tanımı yapıldığında Dimitrovcu bakışın doğru olduğu kesinkestir. Lakin o dönem itibarıyla bu tarz bir tanım, faşizmi yaratan ve kitlenin faşizme meyletmesini sağlayan sosyal ve psikolojik etmenleri görmemesi yönüyle problemlidir. Dimitrovcu faşizm tahlilinin sadece bir alana odaklandığını söylemek gerekir. Faşizmin gelişim dinamiklerinin farklı yönlerden kitleleri faşizme kanalize ettiğini bize açıklayan Wilhelm Reich ve Erich Fromm gibi düşünürler penceresinden faşizmi tanımlayabilmek, faşizmin bugünkü anının anlaşıla bilinmesi açısından temel bir noktada durur.

Bu bakımdan faşizmin yalnızca Adolf Hitler, Benito Mussolini ya da Francisco Franco olarak tanımlanması, onun anlaşılamamasını sağlayan bir tablo açığa çıkarır. Bunun bir nedeni yöntemsel kavrayışla ilgilidir. Tek tek olaylara bakılması üzerinden hayatın anlamlandırılamadığı ortadayken, ısrarla tek tek olaylara bakılarak hayatın bütünselliğinin yakalanabileceğini esas alan yöntem, bütünselliği yok sayar ve hayatın her bir noktasını dramaya çevirir. Bu dramanın ortasında her bir insan, kendi başından geçen olayları sadece kendisinin başına gelen bir hadise olarak görür. Bu düşünce, bireyi, hayata dair umutsuz ve endişeli bir varlık haline getirir. Bu yoksullaşma uzanımındaki kişi, hayata nesnel açıdan bakamaz ve öznelliğini hiç yakalayamamış birisi olarak özne ile nesnenin yakalanamamasının etkisiyle daha fazla kendi alanına gömülür. Bu gömülme vakasında düşünce yok olurken, insanın kendi bedenini düşüncesinin yok oluşunda olumsuz bir düşünce aracı olarak görmesi esasa alınır. Tarihte kapitalizm kadar bu oluşu yaratan ve derinleştiren bir sistem daha önce açığa çıkmadı. Ki kapitalizm gelinen aşamada, sürekli bunu derinleştiren bir sistem olmasıyla başarısını ilerletebilme motorunu buradan alıyor ve bunu sürekli bireyde derinleştiriyor. Bunun derinleştirilmesi, esas olarak bunun bireyde içselleştirilmesiyle yakından bağlantılıdır.

Faşizmi faşizm yapan ve bireyin faşizm hallerinden bu kadar etkilenmesiyle doğrudan bağlantılı kapitalizmin gelişmişlik düzeyinde faşizmi koşullandıran bir etki yaratmasıdır. Kapitalizmin doğuşu ve ilerlemesi seyrinde 19. yüzyılın savaş biçimlerinde ve kapitalizm öncesi ekonomi biçimlerinde en az faşizm kadar sadistçe olan birçok delilik ortalığı kaplayarak milyonların ölümüne neden olmuştur. Lakin modernitenin 20. yüzyılda kendisini ortaya koyma biçiminde Batı değerlerinin ve Aydınlanmanın çöküşüne paralel, insanlığın gelişiminin eskiye oranla “muazzam” seviyelere çıktığı düşünüldüğünde faşizm atalarının terekelerini sahiplenen yeni ve daha sadistçe bir düşüncedir.

Esası her noktasıyla kapitalizmin ve onun yarattığı bireyin faşizme kayması normaldi ve normaldir; çünkü kapitalizm, bireyin tarihsel baskılanmışlıklarını kitle kültürü altında denetim altına almaktadır. Denetim altına alınan baskılanmışlıklar hazzın yönetilmesiyle bireyi alıklaştırır ve birey, kitle iletişim araçlarının saldırısı altında iktidarın diğer hegomonik araçlarıyla bütünleşmiş bir vaziyette yaşar. Bu veçhede Mussolini gibi bir faşistin peyda olduğu alan tam da kapitalizmin kendi üretim ilişkilerinin dışıyla değil, içeriğiyle ilgilidir. İtalya’da faşizmi yaratan koşulların bir benzerini günümüzde burjuvazi yine İtalya’da işlerlik kazandırdı. Örneğin, İtalyan faşizmini incelediğimizde, İtalyan faşizmini koşullandıran ve onu peyda eden toplumsal sürecin dinamiklerinin bugün için hem İtalya’da hem de çeşitli ülkelerde sürekli kapıda olağan olarak bekleyen bir belit olduğunu görüyoruz.

Bunun temel yönlerini dar anlamda kısaca ele alacak olursak: Öncelikle faşizmin ihtiyaç duyduğu kitle kavramına kapitalizmde ulaşılmıştır. Kitlenin varlığına kapitalizmle ulaşılmasını sağlayan en önemli ölçüt kitle iletişim araçlarının varlığıyken, bugün kitle iletişim araçlarının varlığının daha da geliştiği ve kitlenin alıklaştırılması noktasında daha bir ehemmiyetli hale geldiği durumu görülür. Propaganda dilinin radyodan sinemaya oradan televizyona ve internete geçişi, kitlenin tüketim nesneleriyle olan bağını daha da belirleyici bir noktaya getirmiştir. Bu hal, 1920’ler ve 30’lara nazaran kitle iletişim araçlarının büyülü yönünü arttırmasıyla faşizm lehine olumlu bir adımdır.

İkinci olarak, Mussolini ve Hitler faşizminin inancı olan faşizm dini, yeni dini hareketler temelinde gelişme dinamiği olan bir dinsel yapılanma olarak etkisini gösterebilme durumundadır. Eski dönemle arasındaki temel fark, ilkinin ideoloji temelinde bir dinsel siyasal güç olarak etkisini göstermesiyken, şimdikinin kültürel fenomenler üzerinden kendisini var etmesidir.

Üçüncü olarak, Mussolini liberalizmin eleştirisiyken, günümüz faşizm halleri neoliberalizmin eleştirisidir. Bu temelde neoliberal politikaların halka ilişkiler aracı olarak kullandıkları çokluğun eleştirisinin yapıldığı bir toplumsal tek tipleştirmeyi esas alan bir milliyetçi söylem dile pelesenk olmuştur. Milliyetçilik söylemi Avrupa Birliği’nin çokkültürcülük yaklaşımına tezat olduğundan Avrupa Birliği’nin kurumları eleştiri tahtasına oturtulur.

Dördüncü olarak, tarihsel faşizm ile şimdikinin liderlik kültleri bir potada buluşmuştur. Dünün, Mussolini, Hitler, Franco ve Kemallerinin liderlik niteliğinin devamcıları günümüzün Salvini ve dostları, Trumpları, Putinleri, Erdoğanları ve benzerleri ekseninde bina edilir. Eski ile yeninin birleşmesinde temel nokta kitlenin bütün zavallılığıyla iradelerini liderlere vermesidir. Bu bakımdan dünya sisteminin “deliler” tarafından yönetilmesinin dünyayı zorunlu bir uçuruma sürüklediği anlayışından kitlelerin umutsuzluk bağrında burjuva kültürel formlar içerisinde kalmaları aslında kitle iletişim araçlarıyla salık verilir. Bu salık verme, bir yönüyle Avrupa’da seçimlerle ortaya çıkan faşizmlerin yerine, Merkel gibilerinin ön plana çıkartılmasıyken, esasıyla toplumun kaderci davranması ve şizofrenikleştirilmesi gayesi güdülür.

Beşinci olarak, milliyetçilik ve tutuculuğun siyasal ve kültürel düzleminde toplumun ekonomik kaygılarına sürekli hitap edilirken, ekonomik endişelerin milliyetçi olana kaydırılması, çokçuluğun tekçiliğin yerine konulması hedeflenir. İlgili ülkede ekonomik kötüye gidişlerin müsebbibi en başta göçmenler olarak gösterilir ve onların ülkelerinden gönderilmesi ekseninde milliyetçi söylem geliştirilerek ekonomik kalkınmacılık masalının propagandası yapılır.

Altıncı olarak, faşizm sürekli saldırgan bir dil izler. Bu dilin sarhoşluğunda kitleleri kendi düşünceleri ışığında zapturapt altına alarak kendinden geçmelerini sağlar. Bunun bir örneği savaş ve saldırganlık dilinin gelişim bulup ilerlemesidir. Savaş ve saldırganlık anlamında faşizm, farklı ülkelerle savaşma tutumunu benimser ve kitlesini, “vatan, millet, Sakarya” düşüncesiyle güdüler. Bu güdüleme halinde, kendinden geçen kitleler, faşizmin intihar projesinin birer fedaileri haline rahatlıkla gelirler. Unutmamak gerekir ki, faşizm düşünce olarak intiharı ve yok etmeyi sever. Siyasal ve toplumsal intihar, onun gelecek kaygısını diri tutan bir fenomendir.

Yedinci olarak, faşizm ülke sınırları içerisindeki farklı kimliklere yönelik düşman tavırlarını arttırır. Bu hem dinsel hem de milli azınlıklara saldırılar olarak açığa çıkarken, aynı zamanda cinsel bir kimlikte taşır. Bu noktada cins ayrımcılığı körüklenir ve faşizmin uygun görmediği cinsellikler yok edilmeye çalışılır. Burada faşizm tarihsel noktadan hareket ederek gelişim göstererek, insanın cinsel yabancılaşmasını kullanır ve bu yabancılaşma halinin kitle kültürü açısından şekillendirilmesini sağlar. Bu bakımdan kimi ülkelerde bu tarzın sonucu kadınlara ve eşcinsellere saldırılarda artış yaşanırken, bazı örneklerinde olduğu gibi, Batı toplumlarında olduğu üzere bunun tersiymiş gibi görünen ama nitelikte aynı olan cinsel farklılaşmalar temelinde farklı cinsel yaşamlara saygı duyuyormuş gibi gözüken ancak, cinsiyetçiliği hazzın yönetilmesi noktasında körelten bir tarz açığa çıkartır.

Toparlayacak olursak, faşizm üzerine şimdiye kadar sıraladığımız özellikler faşizmin ne kadar aktüel olduğunu gösteren kesitlerdir. Faşizmin aktüelliğini çeşitli örnekler vererek uzatabiliriz. Ancak burada faşizmi incelerken esasta, Wilhelm Reich ve Erich Fromm düşüncesi noktasında onu vermeye çalıştık. Daha doğrusu, onların düşüncelerini günümüz toplumsal konumlanışından geliştirerek verdik. Önemli olan faşizmi ele alırken onun, sadece belirli bir dönem koşullarında “liberalizmden” sapma olarak görülmemesidir. Böylesi bir bakış açısı hem kapitalizmi hem de bütün halinde sınıflı toplumların tarihsel ve toplumsal zeminlerini görememesiyle problemlidir. Bugün için güncel olarak görülüyor ki, Türkiye özgünlüğünde, Türkiye’nin faşizm tarihinin bile anlaşılamadığı aşikârken, farklı gelişmiş Batı ülkelerinin günlük faşizm pratiklerinin çok iyi anlaşılamayacağı nettir. Bu noktada faşizm dün için nasıl ki sadece Mussolini, Hitler, Franco ve Mustafa Kemal değilse, bugün için de o sadece Trump, Bolsonaro, Orban, Erdoğan, Boris, Salvini ve Putin değildir. Bu kişilikleri ve sistemi yaratan bir bütünsellik haline biz faşizm diyoruz. Bu nedenle faşizm, kapitalist sistemin gelişim dinamiğinin önemli bir halkasıdır ve kapitalizmin varlığı koşulsuz faşizmler doğurur.

Tufan Bozkurt

You may also like