BlogYazılar

Dilinizin Sınırları Dünyanızın Sınırlarını Resmeder

0

Eğer bilmeyip yorum yapıyorsanız ahmaksınız. Eğer bilip de ısrar ediyorsanız failsiniz.

Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketlerinin birçok önemli sorunları ve açmazları bulunur. Bu sorunlar o denli katmerleşmiştir ki, pek çok insan ne yazık ki bu sorunların etkisiyle uzun yıllardan beridir toplumsal hareketlerden özelliklede sosyalist ve komünist hareketlerden uzaklaşma ya da onlarla aralarına mesafe koyma eğilimine girmişlerdir. İşin muhalefet noktasında üzücü tarafı, Türkiye koşullarında faşizmin bu denli arttığı noktada faşizmin hareket biçiminde durağan olmayan ve muhalif olanı yok etme noktasında sebat ettiği alanda komünist hareketlerin bu insanları çekememesidir. Peki, bu durum neden kaynaklanır?

Bu sorunun cevap ve cevapları oldukça uzundur. Biz kısaca birkaç noktayla bu yazımızda yetineceğiz. İnsanların hem “azgın faşizmin” istediği gibi at koşturduğu hem de “burjuva demokrasisi” adı altında “inceltişmiş faşizmin” varlığını daha uzun yıllara yaydığı başta gelişmiş batı ülkeleri olmak üzere, “mevcut faşizm hallerinde” insanların sosyalist, en önemlisi de komünist hareketlerle aralarına çizgi çekmesi öncelikle Komünist Hareketlerin “her dört yılda bir bölünme” pratiğinden kaynaklıdır. Bu o kadar üzücü ve kitleler nezdinde yaralayıcıdır ki; her bir bölünme, kapitalist sisteme kini olan insanlarda umutsuzluğa ve bilinç karmaşışına neden olur. Bunun bireysel ve toplumsal etkilerini toplumsal muhalefetin ucundan tutan ya da tutmuş olan her bir birey rahatlıkla hem kendisinden hem de çevresinden gözlemleyebilir.

Ne var ki, birlik ve birliklerin önemini özellikle komünist ve sosyalist hareketlerin savunması gerekirken, daha çok “sıradan insanlar” savunmaktadır. İş böyle olduğu zaman açmazlarımız uzar gider. Peki, bu “sıradan insanlarımız” kimlerdir? Bunların büyük bir bölümü, genel kavram açısından halk kitleleri olarak adlandırdığımız kesimlerdir. Çok az bir bölümüyse, komünist ve sosyalist hareketler içerisinde yer alan ya da almaya çalışan kişilerdir. Bu hareketler içerisinde yer alan kişiler (özellikle gençler), ne yazık ki, ilgili kurumlarda bırakınız seçme ve seçilme hakkını ellerinde bulundurmalarını, ilgili siyasal hareketin “çocukları” olduğundan anneleri ama esasta da babaları olan siyasal erki güdümünde bulunduran kişiler tarafından sürekli yok sayılmakta ve “cahillikle” suçlanmaktadırlar. Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketlerinin bu yönlü sayısız örneği bulunurken; dahası bu kişiler, daha aydın bir tanımlamayla sürekli bir biçimde, “genç bedenlerinde kötürüm kafalara sahip olanlar” olarak tanımlanmaktadırlar. Diğer bir yönüyle, bunlara ağabeylik eden “yetkileriyle” bağlantılı erk olanlar, “yaşlı bedenlerinde genç kafalılar” olarak tanımlanırlar.

Esasında bu düşüncedeki aydınların bu ve benzeri yaklaşım biçimlerinden kendisine zemin bulan bir komünist ve sosyalist siyaset anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzdan, Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketlerinin birleşememe ve faşizme karşı ses çıkaramama zemini hızla büyümüştür. Bir düşünün ki, bir siyasal harekette bölünme olduğu zaman hem onun önderliği hem de onun aydınları hep bir ağızdan “birlikten” söz eden demagojilerinden geri durmasın ve ayrıca da “birlik” zeminini çöpe atacak pratiklere imza atsın! Burada aydınımızı belirli noktalarda tenzih ediyoruz; çünkü süreci bilmiyor olabilir. Lakin ona süreci aktaran kişileri baz alarak yazı yazması noktasında hareket etmesini kınıyoruz. Şöyle ki, ilgili yazı ve üsluplarda eğer aydınlarımız tek taraflı olarak bir bilgilendirmeyi temel alıyorlarsa, bu bizi postmodern zamanlarda kökünden kopmayla karşı karşıya bırakır ve biliyoruz ki, bu tarz hareket biçimleri direkt bir biçimde iktidarların işine yarar.

Peki, iktidar nedir? Soldan gelen birçok yazar ve düşünür iktidarı her zaman için tek boyutlu ele alma eğilimindedir. Öyle ki, iktidarı kapitalist bağlamda ele alma ve karşısındaki komünist hareketleri iktidardan bağımsız görme girişimleri pek çok kez Komünist Hareketlerin ödediği bedellere rağmen ilgili kazanımların çöpe gittiğini tarihi tecrübelerimizden biliyoruz. Aksi takdirde, başta Sovyetler ve Çin olmak üzere devrimlerden geriye dönüşü nasıl açıklayabiliriz? Bir komünist hareket sınıflı toplumlar var olduğu sürece her zaman için içerisinden çıktığı kapitalist sistemin kültüründen etkilenir ve kapitalizmden daha eski olan sınıflı toplumların kendilerine bırakmış oldukları ölü toprağının etkilerini taşır. Bu açıdan, bir komünist hareketin bileşeni olmak demek kimseyi sınıflı toplumların etkisinden azade yapmaz. Ancak gelin görün ki, ilgili örgüte kapağa atan kişi ve kişiler sınıfsız toplum için hareket ettiklerini iddia ederken, ilgili hukukun onlara verdiği yetkiyle, karşıtı oldukları ama günlük ilişkilerinden ondan kopamadıkları birer bürokrata rahatlıkla dönüşebilirler. Bu durum birçok sol hareket açısından iyi bir biçimde anlaşılamamaktadır. Bunda bir nebze Marksizmi bilmeme hali belirginken, diğer yönüyle, toplumsalı insani boyutuyla anlayamama hali mevcuttur. Her ikisi birbiriyle çakıştığında ortaya seyirlik bir cümbüş çıkar ve bu durum bizlerin esasında bölünmüşlüğünün karikatür halidir.

Lakin şunu net bir biçimde belirtmek gerekir ki, kapitalizme karşı savaşımda, komünist ve antikapitalistlerin (özelliklede komünistlerin) kendilerini “küçük düşürür” yaklaşımıyla ilgili “seyirlik cümbüşün” üzerinde durmayıp, hiçbir şey yokmuş gibi davranmaları ve insanlardan da bunu istemeleri komünist hareket adına bir utanç lekesidir. Çünkü “aman adımız kirlenmesin” yaklaşımının sahipleri, bizlere, “her koşulda birlik” dayatırken, bir yönüyle Marksist bilimin, “her organik madde karşıtıyla vardır” düşüncesini çöpe atarak komünist hareketler içerisindeki çürümeyi meşrulaştırmakta, bir yönüyle de, sistemle bütünleşmeyi salık vermektedirler.

Bir düşünün, bir maddenin iç çelişkisini “imajımıza zarar verir”, “bizi dile düşürür” noktasından sonlandırılma girişimini… Böylesi bir akıl, postmodern zamanlarda hem sınıflı toplumların tarihinden hem de entelektüel akıldan koptuğundan, hiç bilmediği bir konu üzerinden eleştiri yazıları kaleme alacak ve “kafasız gençliği” akıllı olmaya davet edecektir. Postmodern zaman aydın ve insanının düşüncede derinleşememesi ve tek taraflılığı, bu resmi açığa çıkarırken, dilin öneminin üzerinde duran bu yaklaşım, Ludwig Wittgenstein’ın, “dilimin sınırları dünyamın sınırlarını belirler” tümcesinden hareketle Wittgenstein’ın, “dilimiz bir resim sunar” düşüncesini bilirken, kendi dilindeki iktidarla bütünleşme eğilimini görememesi noktasını bize vermesi açısından üzücüdür. Bu görememe hali, “illa birlikçilikten söz ederken,” kulağına fısıldanan “egosantrik hırslıların” bilinç dünyasını anlayamamakta, eleştirdiği insanların kullandığı dildeki resmi görememektedir. Bu görememe hali, kendi çizdiği resminde boşluğa postmodern zamanlarda düşmesini sağlamaktadır. Lakin aradaki fark, eleştirdiğinin sosyal medyanın dipsiz kuyusunda yer aldığıyken, kendisinin tarihin kötü satırlarında yer aldığıdır.

Böylesi bir vaziyette, yine Wittgenstein’ın üstüne basa basa söylediği bir husustan hareketle; kapitalizm ile komünizm arasındaki savaşımda “iyiden”  yana olma düşüncesini temel alırsak, düşün dünyalarını kapitalist mülkiyete karşı kuranlar, “iyi”nin her zaman için ister verili ister verisiz koşullarda olgudan bağımsız olduğunu bilirler. “İyi”nin olgudan bağımsız olduğu koşullarda “iyi”ye davet “günaha” davettir. Bu açıdan, birlik zeminini esas almak gerekir. Bizim birlik zeminimiz kendi varlığının da iktidarın bir uzamı olduğunu bilen ve buna karşı kendisini koşulsuzca iktidardan bağımsız kılmaya çalışanlarladır. Bu nedenle aradan geçen onlarca yıla rağmen Paris Komünarları bize yol göstermeye devam ediyor.

-Armenak Bojan

 

You may also like