BlogYazılar

Burjuva Demokrasisi Özlemleri

0

KÜRESELLEŞME NEDİR NE DEĞİLDİR? EMPERYALİZMİN ENTERNASYONAL DEMOKRASİ HİKAYESİ

Dünyada birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşı ile gelişen ve “68 hareketiyle zirveye varan anti-emperyalist duyarlılığa karşı, kapitalist emperyalizm; “ulus devletler öldü”, “sermaye ulusal karakterini yitirdi”, “sermayenin yabancısı-millisi yok, önemli olan yatırım ve istihdam”, “çok uluslu sermaye gruplarının ve globalizmin dünyanın geleceği” olduğuna dair hikâyelerle yanıtlamıştı. 90’lı yıllarda “ulus devletler öldü, ruhuna el Fatiha” diyen liberallerin balonu, SSCB, Yugoslavya ve Varşova Paktı’nın dağılmasından doğan pazarın paylaşımıyla 2000’li yıllarda söndü. Gördük ki, ulus devletler kanlı canlı pazar kavgalarına devam ediyor. Soğuk savaş döneminde paylaşılmış pazarlara, ortak sosyalist düşmanın ortadan kalkmasıyla eklenen yeni pazarlarla beraber paylaşılan pasta oldukça büyümüştü. Bu sürecin önemli bölümü ABD-AB merkezli emperyalist kampın kendi içinde liberal rekabetiyle sürdürüldü. Gelinen noktada her bir emperyalist güç pastadan daha fazla pay almak için diş göstermeye başlamıştır.Burjuvazi, Ulus devletin ve ulusal sermayenin çıkarları için parlamento-senato kamaralarında yasalar çıkarmakta, siyaset üretmekte ve savaş kararı almaktadırlar. Demek ki sermayenin hala bir vatanı var ve ulus siyasal değerini koruyor. 90’lı yıllarda anti-emperyalist söylevlerin garipsenir olduğu, “ilkel tepkiler” olarak görüldüğü, “bundan kaçışın olmadığı”, “bunun herkes için faydalı olduğu” gibi kapitalist emperyalizmin gerçekliğini inkâra varan bir düşünsel kırılmalar dönemi yaşandı.

SSCB ve diğer sosyalist sistemlerle yönetilen ülkelerde ki karşı devrimin zaferi, 90’larda yaşanan çözülmeyle ABD-NATO zaferi olarak servis edildi. Hâlbuki yaşanan en basit haliyle devrime yabancılaşan yönetim modelleri ve yozlaşmadan ibaretti. Sosyalist rejimler 1989-1991 arasında değil 1955 sonrasında çökmeye başlamıştır ve bu da bizler için sürpriz değildir. Polemikler ve Büyük Proleter Kültür Devrimi noktasında Maoist külliyat, anarşistler ve Frankfurt Okulu gibi batı Marksizm’inin eleştirileri de bir birine önemli paralelliklerde bu gerçekliğin eleştirisini başından itibaren yapmaktaydı. 1955-56 SSCB’de geri dönüşün sadece başlangıç senesidir. Geri dönüşün kökenleri, devrimin başlangıcına dayanan metotlarda aramak gereklidir. En genel kabulden hareketle şunu söyleyebiliriz ki, devrim kitlelerin eseridir. Kitlelerin yaratmış oldukları devrimle olan etkileşimleri doğrudan devam etmeli, kitleler devrimin öznesi olmaya devam etmelidir. Hâlbuki daha başından itibaren devrimlerin kaderini komünist partiler tek başlarına ellerine almış ve kitleleri devrime karşı yabancılaştırmaya başlamış, komünist parti dışında kitlelerin katılımcı siyasal bir yönelimle devrimin kaderini belirlemesini engellenmiştir. Komünist parti kadrolarında yozlaşma, devrimin sahibi halkın, devrime sahip çıkamayışına sebep olmuştur. Bu yenilgi emperyalizm ve burjuvazinin bir zaferi değil, bir bebeğin ilk yürümesindeki gibi siyaset meydanında ilk kez yürüyen komünizmin bir daha kalkmak üzere sendeleyip düşmesidir.

Bugün burjuvazi, kriz ve kitle yönetimlerinin merkezine, halkların-ulusların ve düşmanlarının bilincini bulandırıp, düşüncelerini yönetmeye oynayan bir manipülasyon siyaseti koymuştur. Küreselleşen tek şey kapitalist ilişkilerdir. Bu da pek yeni bir tespit değildir. Marks’tan ve Lenin’den bolca sermayenin uluslararasılaşmasını okuruz. Temel Marksist metodolojide bu, sermayenin ulusal karakterini yitirmesi değil emperyalistleşmesi-yayılmacılığı olarak tanımlanır. Şeyler devamlı değişim halindeyken siyasetin dayanağı olan toplumsal gerçeklikte devamlı değişim ve gelişim halindedir. Örneğin 1920’lerde tarımda kapitalist tekeller oluşmamışken İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonraki süreçte bu alanda ciddi tekeller oluşmuştur. Bu da alana dair kapitalist emperyalist politikalarda değişimi gerektirmektedir. Günlük tüketim nesnelerindeki sanayileşme ve çeşitlenmeyle birlikte dünyanın en ücra mahalle pazarlarına bile yabancı menşeli gıda ve çeşitli günlük tüketim maddeleri girmiştir. Sermaye dolaşımının, dünya genelindeki etkileşimi, teknoloji ve özellikle internetle beraber çok daha hızlandığını görebiliriz. Ama hala küresel iyilik dağıtma, demokrasiyi yayma hikayelerinin fiiliyatta saf sömürgecilik olduğu gözler önündedir. Kapitalist emperyalizmin pekte dünyaya iyilik yapmakla ilgilenmediği aşikârdır. Gelişen teknoloji ile nispeten yaşam standartları devamlı iyileşmekte ve bunun üzerinden gelişen “refah” durumları kapitalizmin faydaları olarak lanse edilmektedir. Yaşamdaki yüzyıllık bütün değişimleri incelemeye ve örnekleri daha fazla çeşitlendirmeye gerek yoktur. Bütün gerçeklik bu nispi gelişimin bedelinin sömürge-yarı sömürge halklara/uluslara fatura edildiğini, savaşların, zulümlerin, açlıktan ölümlerin, katliamların, doğaya yönelik katliamların faturasının bu sahte “refah” için oldukça ağır bir bedel olduğunu göstermiştir.

Sermayenin mevcut gelişimini, sermayenin küreselleşip ulusal karakterini yitirerek ulus devletlerin birer küresel sermaye enstrümanına dönüştüğü ve ulus devletlerin öldüğünü düşünen küresel devrimci dostlarımız da vardır. Onlara göre küreselleşme kapitalizmin yeni bir hali ve örgütlü zorbalığın en üst aşamasıdır. Buna karşı tek tek devletlerde-ülkelerde devrimlerin olamayacağını bölgesel devrimlerin çözüm olduğu fikri savunulmaktadır. Bu fikrin esas problemli yanları şunlardır:

1- Hali hazırda devletler kimlerin çıkarına, kavgalar, savaşlar ve yasalar çıkarmakta ve asıl düşmanları kimlerdir?

2- Küreselleşen sermaye karşısında direnen bu güçler devrimci midir?

3- Vekalet savaşları halindeki emperyalist kutuplaşmayı nereye koyacağız?

4- Tek tek ülkelerin özgün çelişkileri, krizden etkilenme durumları, siyasal gündemleri nasıl eş güdümlü devrime dönüşecek bir dizilime denk getirilecek?

Bu şekilde düşünen arkadaşlar sermayenin karakterinin paylaşmamak, dengesiz gelişim ve bölünmelerle dolu bir iç kargaşa halinde olduğunu gözden kaçırıyorlar. Yapısal olarak sermaye grupları en küçük çekirdeği olan aile içi hisse paylaşımından, ortaklara, ulusal-bölgesel ve evrensel pazara doğru genişleyen iç etme arzusu nedeniyle devamlı bölünmeye müsaittir. Ayrıca sanayi ve teknolojinin gelişim şekli de devamlı şekilde oyunu evrensel anlamda planlanabilirlikten uzak tutmaktadır. Sermaye grupları arasındaki dengesiz farklar geliştiğinde, açığa çıkan durumu ekonomi,siyaset ve şiddet gibi araçlarla yeniden düzenlemeye geçmektedirler. Şu anki aşamada küresel emperyalizmi Musa’nın sihirli bastonuna benzetecek olursak; dünya üzerinde Musa’nın bastonu gibi, Firavun’un büyücülerinin bastonlarını yutabilecek bir baston ortalıkta görünmemektedir. Mevcut dengeler içinde sermayenin çok uluslu karakterine uygun bir siyasal güç oluşmamıştır. Emperyalistler arası tüm birlikler aslında kendi içinde bir pazar kavgası bloklarıdır. Daha zayıf olan emperyal güçler kendi aralarında ittifak blokları kurup, diğer emperyal güçlere karşı ortak çıkarda birleşmektedir. Buna rağmen AB gibi en önemli emperyal ittifakların dahi kendi içinde pazar kavgalarını görmekteyiz.

Mevcut durumda evrensel ve yerel anlamda gerçekleşen değişimleri, 21. yüzyıl toplumsal düzeninin özgünlüklerini anlamadan, Marksizm’i geleneksel bir siyasal kalıba döken yaklaşımlardan sıyrılıp devrimci özüne uygun gelişimi sürdürmeden emperyalizmle ve kapitalizmle mücadele etmek mümkün değildir. Bunu hesaplaşmayı yaparken devrimcilikten ve düşünce tarihimizden kopmamak önemlidir. Tarihimizin öz-eleştirilerini verebilmeli, devrimci mirasını ve hatalarını sahiplenmeliyiz. Hatamızı sahiplenmenin Marksist karşılığı öz-eleştiridir. Yenilgilerimizle yüzleşmeli, yetersizliklerimizi anlamalı ve teorimizi güncellemeliyiz.

Küreselleşme teorisi, 21. yüzyıl vs kavramları ekseninde yürütülen tartışmalardaki yetersizliklerimizin, coğrafyamıza dair ürettiğimiz politikalarda da yarattığı kırılmalar söz konusudur.

 

TÜRKİYE-KUZEY KÜRDİSTAN SİYASETİNDE BURJUVA-DEMOKRASİ ÖZLEMLERİ

Memlekette ve  siyasette ana akımların burjuva olması nedeniyle birçok devrimci güçte bu burjuva kutuplara yedeklenme hatasına düşmektedir. Siyaseti burjuva zeminde ele aldığımızda bu oldukça olağandır. Fakat siyaseti burjuvazi ile proletaryanın, ezen ulus ile enternasyonalizmin, heteroseksist erkek egemenliği ile cinsiyet eşitliği ve cinsel özgürlükçülüğün, insanın yarattığı ekolojik kıyamet ile sürdürülebilir güçlü ekolojik duyarlılığı olan çevreciliğin bir muharebe alanı olarak kavradığımızda bu yedeklenmeler pekte anlaşılır olmamaktadır. Kerhen destekleme tavrı verenler kendi siyasal özneliğinin inkârını ve köhnemiş dedikleri siyasal akımların varlıklarına dayanak oluşturmaktadırlar. “A” meselesinde paralel olduğumuz bir siyasal güçle dahi farklı meselelerde yan yana gelemiyorsak, kuracağımız siyasal ilişkinin ilkelerini net belirlememizde fayda olacak ve kurulacak ittifakın paralellik alanındaki konsensüsün sınırlarını aşmamasına dikkat edilmeliyiz.

Memlekette yüzyıla yakın tarihi ile Kemalist faşist bir rejim ayaktadır. Bu rejimin tekçi, inkarcı ve baskıcı karakteri siyasal geleneğimiz için aşikardır. Buradan yana tartışmadan ‘Yetmez Ama Evet’cileri değerlendirirken kriterimizi bu kavrayış olarak kuralım. Kemalist rejim tarafından mağdur edilen veyahut yaratılan toplumsal tahribatı gören aydınlar içerisinde, hali hazırda onlara umut verebilecek ve güven verebilecek etkinlikte bir komünist hareket olmadığı bir durumda, (-ki bu ‘Yetmez Ama Evet’çilerin sadece bir kısmı sosyalisttir, kalan burjuva ve küçük burjuva liberalleri içinse böyle bir güven arayışı bile oluşması mümkün değildi) liberal söylevli bir harekete yedeklenmek pekala normal bir durumdur. Hali hazırda ortak düşman algısı, onların öteki duyarlılıklarını ikincil hale getirmiş ve Kemalizm’in baş çelişki olarak kavranışı onların siyasal algılarının felsefi dayanağı gereği liberal-burjuva demokrat bir çıkış tesis etme maksadı ile AKP’nin dönemsel iktidarlaşamamış gerçekliği içinde ortaya attığı demokratikleşme yaklaşımı ile bütünleşme eğilimi yaratmaktadır.

Bizler “Yetmez Ama Evet”çilik ile “Hayır”cılığı eleştirip burjuvazinin kollarına yedeklenmenin burjuvazi içinde desteklenecek güç aramanın çaresizliğini ve yanlışlığını eleştirmiş, seçeneklerde bizi yansıtacak bir durum yokken koyulacak en ideal tavrı boykotla açıklamıştık. Çünkü AKP, Kemalist rejimin yerini almak, enstrümanlarını ele geçirip kendi siyasal sistemini yaratma çerçevesinde yeniden tesis etmek gayretindeydi. “Yetmez Ama Evet”çilerin büyük günahı tam da bu arayışa payanda oluşlarındaydı. Fakat her ne hikmetse Kemalizm ve AKP’nin günahlarını ve mesuliyetlerini tümden bu yedeklenen korteje yığmaya çalışan “oh oldu”cu arkadaşlara o gün dediğimiz gibi, bugün de diyoruz ki sizler çok mu farklısınız? 2010 referandumunda “Boykot”cu ve “Hayır”cı eksende politika yapanlar ve bağırlarına taş basanlar, sizler “Her Şey Güzel Olacak” yaklaşımına ne kadar ortak olduğunuzu bir düşünün? CHP her şey güzel olacak derken ‘Kemalizm gelecek ve sistemi Kemalistleştirecek’ demektedir. Kemalizm çok mu güzeldir?  Kerhen verilen bu desteklerin mahiyeti ne kadar farklıdır? Bunları iyi sorgulamak gerekmektedir. HDP’de esas olarak Kürdistan davasını merkeze koyduğunuzda “Kayyuma Karşı Kayyum’” çerçevesinde bakarsak, AKP’ye her belediyede vurulan darbe HDP’ye siyaset alanı açmaktadır ve aynı zamanda kerhen veya tereddütle HDP’ye kaymış olan -baraj aşırtan- emanet oyların HDP ile kemikleşmesini sağlama çerçevesinde gayet isabetli siyasal bir tutum olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat ” Her Şey Çok Güzel Olacak” sloganı ile gelişebilecek Kemalist çıkışın uzun vadeli faturasını da hesaplamalarını tavsiye ederiz. Kürt Ulusal Hareketi ve HDP ile bütünleşerek kendini ifade eden Türkiye ve Kürdistanlı ilerici siyasal güçlerin dışında, kerhen destek veren arkadaşlarımız, sizler de yetmez ama CHP derken CHP’nin geçmişte, şuanda ve gelecekte tüm günahlarının mesuliyetini almaya ve sahip olduğunuz siyasal yaklaşımı kurban etmeye hazır mısınız?

 

‘YETMEZ AMA EVET’ NEYE EVET DEDİ VE BUGÜN HER ŞEYİ GÜZEL YAPACAK ŞEY NEDİR ?

12 Eylül Anayasası’nın değişimesini kerhen destekleyen “Yetmez Ama Evet”ciler,  Kemalist güçlerin kritik devlet kurumlarını elde tutmasına karşılık bunun sivilleşmesi mantığıyla evet demişlerdi. Kenan Evren ve çetesinin yargılanmasına evet demişlerdi. Fakat sorun şuydu ki, erk aygıtlarının bir elden alınıp başka bir vesayet yapılanmasına teslim ediyordu bu anayasal değişiklikler. Bu süreç bir Demokratikleşme süreci değil, daha ziyade devletin ideolojik yaklaşımlarında değişim, sadece basit bir klikler arası değişimden ibaretti. Ve bu büyük iktidar aygıtları nimetinden yeni iktidarlaşan güçler de nemalanmak istiyor, vesayet sistemini ortadan kaldırmayı değil ele geçirmeyi amaçlıyordu.

Peki ‘Yetmez Ama Evet’çilerin ikiz kardeşi olan, “oh olsun”cu (Ahmet–Mehmet Altan’ların ve Nazlı Ilıcak’ların tutuklanmasına mutlu olan, sevinen arkadaşlar) “Bağrına taş basma”cı ve daha beteri “Her Şey Çok Güzel Olacak”cı arkadaşlar ne istediler? Bu arkadaşlar, Mansur Yavaş-Ekrem İmamoğlu gibilerini desteklerken AKP’yi geriletmeyi, parlamenter sisteme geri dönüş için sinerjinin oluşması ve umut yaratmak için AKP’nin kaybedebileceğini göstermek istediler. Bu arkadaşlar AKP karşıtı bir demokrasi blokuna heves ettiler. Bu arkadaşlar, CHP iktidarının kerhen desteklere mahkûmiyetine güvenerek, sınırlı bir güce sahip olacakları bir geçiş sürecine sokmak istediler. Peki, bütün bu hevesi ve motivasyonu nerden yaratmak istediler? Yerel seçimlerden! Peki, kazandıkları ve çok sevindikleri seçim sonuçları neyi gösterdi bize; AKP’nin kaybetme ve bu muhalefetin kazanma dinamiği şunlardır:

1- Mülteci düşmanlığı.

2- İŞİD ve NUSRA gibi güçlerle ilişkileri üzerinden toplumda duyulan kaygılar.

3- Fetullahçıları ve darbesini memleketin başına bela etmesi.

4- PKK ve HDP ile barış süreci sonrası girdiği topyekûn savaş çizgisiyle iki aşamada yıpranmıştır. İlkinde şovenistlerin Kürt düşmanlığından kaynaklı terörün önünü açtığı düşüncesi, hendek ve Rojava çatışmaları ile bu gücü yaratma fırsatını siz sundunuz suçlaması. Çözüm yanlısı güçlerin ise yeni şovenist AKP politikaları (Kayyum ve HDP operasyonlarından, hendek ve Rojava sürecindeki saldırılarından) nedeniyle Kürt düşmanlığının gelişmesinden rahatsız olan Kürtler, demokratlar, dindarlar ve liberaller.

5- Suriye’deki tüm silahlı güçlere zemin yaratma veya destekleme bağlamında AKP’nin rolü.

6- Ekonomik kriz ve yolsuzluk.

7- AKP’nin kurucu güçlerinin sürekli dışlanıp bölünmesi.

8- Dindar cenahtaki yozlaşma ve iki yüzlülüğe içlerinden gelen tepki.

9- Laikler

10- CHP adaylarının sandıklara sahip çıkması, İmamoğlu’nun mağduriyet imajının diğer mağduriyete uğradığını düşünen kitlelerle bağ kurması.

Şimdi CHP’de tüm seçim süreci boyunca güçlü bir göçmen düşmanlığı vurgusu gördük. Enternasyonal sorumluluk duygusu olan bir insanın bu politikaya oy vermesi akılların alacağı bir iş değildir. CHP’nin erkek adaylara odaklanmış şekilde seçimlere yüklendiğini gördük ki, bu bir feministin oy verebileceği bir çerçeve değildi. Adaylar burjuva sınıf kapsamındaydı ki, bu da emekçi sınıfın bu seçimde kendilerine CHP’de yer olmadığını ve hangi sınıfa hizmet edeceklerini gördük. Kısacası Suriyeli ve mülteci düşmanı da, Kürt düşmanı da, Kürt de CHP ye oy taşıdı ve “Her Şey Çok Güzel Olacak” sloganıyla dayanıştılar. Bizce bu siyasal kavrayışın hedefe ulaşması durumunda bedelini ağır ödeyeceğiz.

 

BAĞIRLARINA BASTIKLARI TAŞLA BOĞULMAK

AKP her nasıl ‘Yetmez ama evet’çiler için bir pişmaniyete dönüştüyse, bu politikada (Her şey güzel olacak ve bağrınıza taş basın) uzun vadede riskliydi. Evet, AKP’nin kayyumuna karşı Kürt siyaseti de, AKP kalesi metropollere kayyum atamış oldu. Bu açıdan belediye mevzilerine yönelik her saldırının bedelini ödeterek, AKP’nin façasını (kasım paşalı imajı AKP için her şeyden önemliydi) fena bozdular. Ama bu sürecin sonunda şovenizmin diğer kanadı galip geldiğinde Kürtler için ne değişecek? Hali hazırda şovenizme karşı bir avuç liberal ve dindar dışında, yalnız kalan bir sosyalist hareket ve Kürt Ulusal Hareketleri’nin ittifak bloku olan bir HDP var. Mesele HDP ve Kürtlere karşı saldırı olduğunda, sosyalistler ve Kürt hareketi ittifakına sadece çok dar dindar bir çevre ve çok dar bir liberal çevre ılımlı yaklaşıyor. Toplumun ve siyasi arenanın geri kalan tüm unsurları bir anda %80’leri bulan bir toparlanmayla “Türk’ün Türk”ten başka dostu yoktur’’ korosunda birleşiyor. Bu nedenle de CHP’nin AKP’yi devirmesi Kürt düşmanlığını azaltacağa pekte benzemiyor. Es kaza CHP iktidar olsa dahi, AKP-MHP-İyi Parti vb güçler CHP ile koro halinde Kürt düşmanlığına girişip, aralarındaki diğer çelişkileri ikincil plana atacaklardır.

 

BURJUVA DEMOKRASİSİ VE REFORMLARI EVRENSEL BİR KURTULUŞ SAĞLAR MI?

Sonuç olarak yukarıdaki yazının iki aşamasında küresel ve ulusal DECCAL’den (burjuvazi) iyilik ve saadet beklenemeyeceği ortadadır. Emperyalist sistem Dünya’yı ve toplumsal ilişkileri iliklerine kadar sömürmektedir. Tek tek ülkelerde de burjuvazi hayaller satarak, umutlarla oynayarak, tatlı dillerle toplumları uyutup kendi klik savaşlarına, pazar kavgalarına insanlığı yedeklemeye çalışmaktadır. İnsanlığın kurtuluşu DECCAL’lerin elinden olmayacaktır. Klik savaşları kapitalist sistemin stepne değişiminden ibarettir. İktidara gelecek hiçbir muhalif klik bizim politik süreçlerimizin ittifak unsuru olamaz. Bu stepne değişimi süreçlerinde umudumuzu stepnelere bağlamamalı, aralarındaki çatışma süreçlerinden istifade etmeliyiz.

Kapitalist sistem yaşamın düşmanıdır. Her şeye nesne gözüyle bakar, her şey alınır ve satılırdır onlar için. Ulusal-etnik kültürlerin özgürlüğü, cinsel kimlik ve yönelimlerin özgürlüğü, emekçilerin yaşam hak ve ekonomik kurtuluşu vs hepsi bütünlüklü ele alındığında kapitalist bir toplumda bunların hiç biri mümkün değildir. Bütün bu toplumsal sorunlar mülkiyet ilişkilerine dayanır ve bu ilişki çözülmeden bu sorunlar çözülemez.

 

SİYASAL BİR KÜFÜRDEN İLTİFATA: OPORTÜNİZM VE REVİZYONİZM

Siyasal süreçlere dair 21. yüzyılda yeni bir gerçeklik dünyasına adım atıyoruz. Yeni siyasal gelişme, yapılanma, kurumsallaşmalarla beraber Ortodoksi çözümler yetersiz hale gelmiştir. Buna paralel Marksizm’in devrimci metodolojisini kavrayamayan kişi ve hareketlerde oportünist ve revizyonist düşünceler gelişmektedir. Bu konuda eleştirilerimizi dikkatlice inceleyip yapmalıyız.

Kavramlar dünyası yansımalardan ibarettir. Aslında maddi gerçekliği olan şeyleri bilince çıkarıp dile getirirken kavramsallaştırırız. Bir süre sonra bu kavramlar etiketlemeler halinde otomata bağlanıp kullanıldığı bir anda sırıtmaya başlar. Çünkü kullanılan kavram ile işaret ettiği şeyler arasında sırıtan bir uyumsuzluk oluşur. Bazı durumlarda kullandığımız kavramlar, tanımladığımız farklı kişiler, gruplar ve örgütler için iftira, gerçeklik ve iltifat olabilir. Başkan Mao’nun yeğenine “şayet iyi bir oportünist olursan mutlu olacağım” derken yaptığı eleştiri yeğeninin iflah olmazlığının daha da beter bir durumda olduğunu gösteriyor. Biz amca yeğen ilişkilerinin dinamiklerini ve olayın gerçekliğini bilmediğimizden Mao’nun yeğeni hakkında özel bir kanaate sahip değiliz. Fakat oportünizm ve revizyonizmin mahiyetine vakıfız.  Oportünizm ve revizyonizm siyasal kaygı, amaç taşıyan ve esasta Marksizm içi sapma veya Marksizm’in özünü değiştirme gibi tartışmalarda tercih edilen kavramlardır. En aykırı ve sert tartışmalarda dahi bu ayrımlar politik kaygı ve derdi olan kişiler için kullanılabilecek haksız ya da yerinde tespitler olur. Haksız ise iftira yerinde ise buna gerçeklik diyebiliriz. Peki kimler için iltifat olur? Politik kaygısı olmayan, politik içerikten yoksun çıkar ilişkisi temelli bir birine tutunan klikleşmelerde bu tanımı yaptığınızda karşı tarafa iltifat edersiniz. Çünkü karşınızdaki kişiler çoğu zaman ahlaksızlıktan beslenen bir kaygıyla olaylara yaklaşır. İçinde bulunduğu pozisyonu meşrulaştırmak için ürettiği argüman ve savunmaları, yaptığı eleştirileri politik dert taşımaz. Kurdukları ilişkiler kişisel çıkar ve kafa kola dayalı bu kişilere bu tanımları kullanmak tabi ki iltifattır. Çünkü bu kişiler politik kişilikler değillerdir. Daha ziyade bukalemun gibi ortamın rengini almaya ve uyum sağlamaya müsaittirler. Nasıl ki nükleer bir bombadan bir tek hamam böcekleri kurtuluyorsa bu insanlarda politik krizlerde genelde içgüdüsel olarak yanlış yerde bulunmamayı becerme kabiliyetleri ile takdiri hak ederler. Bu durum hareketlerin iki döneminde (yükselme ve gerileme) iki farklı tezahüre sahip olurlar. Şayet hareketler yükseliyor ise bukalemunun yangının koru kızıllığını aldığını görürüz. Eğer hareketler düşme veya geri çekilme durumuna girerlerse bukalemun daha çok gri tonlara geçiş yapar. Bunların davranışlarına dair bundan sonraki beyinin çalışma şekli ile ilgili gözlemlerim tamamen amatördür. Bunu lütfen bir baz kabul etmeyiniz ve akademik olduğunu düşünmeyiniz. Amatör eğlence olarak yaptığım gözlemden hareket edersem bu arkadaşların beyninin içgüdüsel alt beyinin gelişkin, kısa süreli hafızalarının ve temel yaşamsal ihtiyaçlarını (üreme-barınma-beslenme) karşılamakta mahir olduklarını söyleyebilirim. Maslow’un ihtiyaçlar piramidinin başlangıç kısmındaki temel yaşamsal ihtiyaçlar bölümüne takılıp kaldıkları için adeta ilkel bir primat türü gibidirler. Beni korkutan esas şey ‘idiocracy’ filminin gerçekliği yakalamada iddialı bir senaryo olabileceği ihtimalidir. Çünkü akıllı insanlar üreme ve hayatta kalma güdüleri bu kadar güçlü değildir. Bu nedenle acaba ‘idiocracy’ ihtimalini hafife mi alıyoruz demeden edemiyorum.

Dün birileri kefenler giyinip Suriye sınırına dayanırken bugün başka birileri ölüyor. Ve şunu biliyorum ki bugün ölenlerin içinde kefen giyen ve askere katılmak isteyen o gönüllüler ordusundan kimse yok. Hayatta kalmak suç değil tabi ki. Fakat insanları kutuplaşmaya itip aradan sıyrılan o ahlaksızlara dikkat etmek ve oyuna gelmemek gerekiyor.

 

-H. K. Zachariadis

You may also like