BlogYazılar

Anlam Karmaşası Olarak Postmodernizm

0

Bir ifadelendirme biçimiyle “feodal toplum”, diğer bir ifadelendirme şekliyle “ortaçağ”, Avrupa’nın karanlık dönemlerine yönelik bir göndermeyi ihtiva eder. Bu dönem zarfında etkin olan paradigma skolastik düşüncedir. Bu düşünceyle belirtilmek istenen Katolik Kilisesi’nin dünya görüşü temelinde insanların zorunlu olarak buna biat ettirilmesidir. Bu dönem süresince Avrupa’da Katolik mezhebi kültürel ve sosyal hayatı tekeline almış olup, farklılıkların kendilerini sunmalarına izin vermemiştir. Bununla beraber, feodal devletler ile Kilise birbirlerini doğallığında dışlamayarak güçlendirmişlerdir.

Kilise’nin egemenliğinde devam eden bu uzun süre zarfında, Avrupa’da birçok toplumsal kalkışmalar yaşanmıştır. Bu kalkışmalar esasta askeri-toplumsal, dini, kültürel ve sanatsal temellerde gelişim göstermiştir. Rönesans ve reform hareketleri Kilise’nin etkinliğinin azaltılması noktasında önemli gelişmeler olmuşken buna, “Yeni Dünya” olarak adlandırılan Amerika’nın keşfi eklenmiş ve bu durum, feodalitenin bağrından kapitalizmin gelişiminin temel noktalarını doğurmuştur. Bu dönem zarfında da önemli değişikler yaşanmıştır. Amerika’nın Avrupalılar tarafından keşfiyle, ilk önce İspanya ve Portekiz güçlenmişken, sonrasında İngiltere ve Fransa pazar alanlarında dünyanın bölüşümüne katılmıştır. Kapitalizmin gelişim sürecinde (özellikle İngiltere ve Fransa’daki etkinliği) sanayinin gelişimi ve buna paralel çeşitli bilim ve düşünce alanındaki gelişmeler, skolastik düşünceden sıyrılarak pozitif bilimin gelişimini hızlandırmıştır. Bilim ve düşünce dünyasındaki yeni dünya görüşü “Aydınlanma” adıyla isimlendirilirken, “Aydınlanma” skolastik düşüncenin gericiliğine karşı birçok alanda dinsel dünya görüşünün geri plana atılmasını sağlamıştır.

Ne var ki, Aydınlanma’nın tarihsel ilerici misyonu (skolastik düşüncenin feodalizmle olan ilişkisinde olduğu gibi) onun, kapitalizmin içeriğine has bir düşünce biçimi olması ve onun duvarlarını aşamamasıyla bağlantılı zayıflamıştır. Bu zayıflama giderek Aydınlanma’nın bakış açısının darbeler almasına ve geriye doğru gitmesine neden olmuştur.

Rönesans, Reform ve Aydınlanma olumlu halleriyle, geleneksel olandan kopuşu simgelerler. Burada skolastik baş düşman rolündeyken, dinsel dünyanın negatif gelişim alanının pozitivizme kayması temeldir. Tamda bu noktada, negatiften pozitifliğe geçiş, geleneksel olandan bir kopuştur. Bu gelişim dinamiği, modernizm olarak adlandırılır (yani, eskiye karşı yeninin vücut bulması). Modernizm kavramıyla iki farklı dünya kavrayışına yönelik bakış açısındaki farklılıklar ön plana çıkartılırken, eskinin tutucu ve dünyayı anlayamayan, aksine kendisini dayatarak zamanın akışkanlığını engellemeye çalışan bakış açısına karşı, yeni olanın (yani modernin) dünyayı anladığı, yorumladığı, kendisini ona dayatmayarak onun akışkanlığını engellemediği bir bakış açısı tezahür edilir.

Modernizm kavramı, Rönesans ve Reform ile gelişim dinamiği yakalarken, Aydınlanma ile doruk noktasına ulaşmıştır. Lakin bu kavramın talihsizliği de tam olarak burada başlar. Nasıl ki, Aydınlanma skolastiğe karşı ilerici misyonunu oynamış ve onun alt edilmesinde görev yaptıktan sonra gelişim dinamiği yakalayamamışsa, modernizmde kapitalizm ile birlikte, Rönesans ve Reformdan gelen olumlu özelliklerini birçok kişi açısından kaybetmiştir. Çünkü modernizm, Aydınlanma ile beraber kapitalizmin kendi dünya görüşünü ortaya koyma aracı haline gelmiştir. Özellikle ondukuzuncu yüzyılda kapitalizmin aristokrasiye karşı savaşımında kapitalizmin önemli bir silahı olan modernizm, insanları, toplumsal ve kültürel hayatta giderek kapitalizmin hizmetine sokan bir aşamaya getirmiştir. Eskinin feodal-köylü toplumundan kopuş anlamında insanlara ülkü veren modernizm, kapitalizmin ilerleyişinde teknolojinin gelişimine ters oranda toplumların kapitalizmin hizmetine sunulması bağlamında insanları köleleştirmiştir. Bilhassa, yirminci yüzyılın ilk yarısı, bu manada oldukça trajik olayların yaşandığı bir dönemdir. Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşları, Aydınlanmanın ve modernizmin artık hedef tahtasına oturtulduğu süreçler olması bakımından dikkate değerdir.

Emperyalist Paylaşım Savaşlarının yıkıcılığına paralel, kapitalist toplumun insanları tutsaklaştırdığına yönelik eleştiriler hızla artarken, iyiden iyiye Aydınlanma ve modernizm eleştirisi belirmeye başlamıştır. Bu perspektiften, modernizmin değerlerinin işlevini kaybettiği, bunun yerine “yeni” bir şeylerin konulmasına yönelik bakış açıları ağırlık kazanmıştır. Bu kavrayışlardan biri olan, postmodernizm kavramı tamda modernizmin değerlerinin sorgulandığı bir aşamada kendisine alan açmış ve modernizmin aşındığı süreçte, kavram hızla etkinleşerek günümüze kadar yayılımını sürdürmüştür.

Peki, Postmodernizm kavramı tam olarak neyi ifadelendirmek için kullanılır? Postmodernistler, şimdiye kadar sıraladığımız modernizmin eleştirisi esasında, modernizmin insan yaşamının ihtiyaçlarına pozitif etki edemediğine yönelik eleştiri getirirler ve modernizmin etkilerinin insanı baskılamasını ön plana çıkarırlar. Bu baskılama hali, bireyin gelişimini engellerken, bireyin gerçekliği bulmasının modernizmin ve Aydınlanmanın kavramları üzerinden olamayacağına, gerçekliğin, insanın duygularından ve düşüncelerinden öğrenebileceğine yönelik bir algılamadan düşünce dünyalarını kurarlar. Buradan hareketle, var olandan kopuşu esas alarak, modernizm sonrası “yeni modernizmin” geçerliliğinin başladığının altını çizerler.

Burada birkaç noktayı modernizmle bağlantılı açmak yararlı olacaktır. Öncelikle modernizme yönelik birçok eleştiri olmakla birlikte, mevcut durumda modernizmin hangi aşamada olduğunu inceleyen fikriyatların bakış açısına kısaca bakmak gerekir. Bunlardan biri, insanın hiçbir zaman modern olmadığına işaret eder.[1] Bu düşünce sahipleri için modernizmin ya henüz başlamamıştır ya da güdük kalmıştır. Bu nedenle gerçek anlamda bir modernizmden bahsetmek yanlıştır. Diğer bir düşünceye göreyse, modernizm devam etmekte olan bir süreçtir ve işlevi henüz bitmemiştir.[2] Başka bir düşünceye göreyse, modernizm aşamalı bir süreçtir ve bundan dolayı, öncesi ve sonrası göreceli olarak ele alınmalıdır.

Bu düşünceler yönünden soruna yaklaştığımızda, bu düşüncelerin sahipleri direkt olarak postmodernliğe olumlu olarak bakmamaktadırlar. Onlara göre, postmodernizm, ya şuana kadar hiç modernizmin yaşanmamasından dolayı ya modernizmin devam etmekte olan bir süreç olmasından ötürü ya da modernizmin göreceliğinden dolayı işlevsizdir. Bu minvalde postmodernizm eleştirileri varken, diğer bir açıdan birçok düşünür yine postmodernizme eleştiri getirirler. Bu bakış açılarına göre, postmodernizmle ilgili bir çalışma yapmak istediğinizde eğer onu eleştirmek istiyorsanız elinizde bulabileceğiniz sağlam dayanaklar yoktur.[3] Çünkü postmodernizmin düşünce yapısı olarak içeriğini doldurabildiği (tartışmalı bir modernizm eleştirisini de göz önünde tutarsak) bir şeye sahipliği yoktur. Sonuç olarak postmodernliği tartışmak istediğinizde elinizde koca bir sıfır vardır. Bu bakış açısından postmodernlik anlamsız olmakta birlikte anlamsızlığın yüceltimidir.

Bu perspektiflerden şunu rahatlıkla söylebiliriz ki, postmodernizm “yeni türde bir hiçlik bakış açısı” ortaya koyar. “Yeni türde bir hiçlik bakış açısı” olarak postmodernizm, modernizmin eleştirisini yaparken, onun yerine toplumsalı koymayarak bireyi koyar. Kapitalizm ve sosyalizm deneyimlerinde bireyin sistem adına iktidar tarafından silikleştirildi gerçeğinden hareketle, bireyin kalıplara sığdırılmaması düşüncesi oldukça doğrudur. Lakin postmodernizmin bireyi, toplumsalla bağını koparan, kendi içerisinde yaşayan, gerçekliğin “yakalanmasını” içte arayandır. Bireyin bu şekilde konumlanması, esasında bireyselleşme toplumunda insanın anlamsızlık içerisinde yaşaması ve onun içerisine gömülmesini geliştirerek, insanı sosyal-bütüncül bir varlıktan, bireyci bir varlığa dönüşmesini sağlayan bir zemine oturtur.

Merkezi açıdan dünyayı kendi gerçekliği yönüyle yorumlayan böylesi bir birey-sistemi yaratan postmodernizmin, kendisine has tipolojiler yaratması ve bu bakış açısına birçok insanın kayması oldukça normaldir. Çünkü yaşadığımız dünyada kapitalizmin insanlığa çeşitli “armağanları” vardır. Armağanlar çeşitliyken, bunların iki tanesini kısaca belirtmekte yarar var. Armağanlar içerisinde en etkin olanlarından biri, insanın kendisini duyumsayamamasıyken, bir diğeri insanın kendisini gerçekleştiremeyerek ketlenmesidir. Duyumsayamama ve kendisini gerçekleştiremeyerek ketlenme halleri, günlük yaşamda at başı gittiğinden günümüz insanı her zaman için “eksik bir insandır.”

Bu yönüyle postmodernizm, Noam Chomsky’nin ona yönelik temel eleştirilerinde olan bir durumu oldukça etkin kullanmasından ötürü sürekli gündemdedir; anlamsızlık. Çünkü günümüz insanının ve onun içerisinde yaşadığı toplumun en büyük sorunsallarından birisi olan yaşamı ve hayatı anlamlandıramama ve üstüne üstlük bu anlamlandıramamayla birlikte, anlamlandıramadığı noktalara ilgi duymasından ve estetize etmesinden beslenen bir dünya görüşüdür, postmodernizm.

Günümüz insanın kendisini duyumsayamaması, kendisini gerçekleştiremeyerek ketlenmesi sonuç olarak insanda anlam yitimi yaratır. Dahası, anlamlı olabilecek şeylerden kaçma, anlamdan uzak durma, gerçeklikten kaçmaya dönüşür ve insan gerçekliği kendi içerisinde üretmeye çalışarak, kendi iç dünyasını temel alır. Postmodern ideoloji de tam olarak bu noktalara yatırım yaparak, sürekli olarak kendisini başarıyla üretir. Üretimin bu şekli, postmodernizmi eleştirdiği şeye dönüştürerek, onu kapitalizmin ideolojik bir düşüncesi noktasına getirir. Zaten postmodernizmin modernizm eleştirisi, modernizm temelinde gerçekleştiğinden dolayı sorunludur. Onun eleştiri oklarının ucunda burjuvazi ya da burjuva düşünceleri yoktur. Onun eleştiri oklarının ucunda bütünsel bir kapitalizm eleştirisi yoktur. Onun eleştiri oklarının ucunda, esasen modernizm yoktur. Çünkü o, gayet iyi biliyor ki o, eleştirdiği şeyin bir uzantısıdır. Bu nedenle, postmodernizm modernizmi eleştirirken, onun eleştirdiği noktalarda genel bir modernleşme ve modernite sorunsalı yoktur. Esas olarak postmodernizmin modernleşme ve modernite eleştirisi yapması gerekirken o, bundan kaçar ve ısrarlı şekilde, modernizm eleştirisine girişir. Zira belirttiğimiz gibi, postmodernizm modernleşme ideolojisinin sınırları içerisinde sıkışıp kalır.

Sonuç olarak, bir noktanın altını belirtmekte fayda var. Postmodernizm bu çalışmada, bir ideoloji olması ve eleştirdiği modernizmden çok onun ideolojik bir görüntüsü olan modernleşme ve özelliklede onun moderniteyle (esası kapitalizmle) bütünleşmesi yönüyle eleştirildi. Bu bakımdan, postmodernistlerin kendilerini yaşamda ortaya koyma biçimleri, bireysel yaşantılarına yönelerek toplumsal-dünyadan kaçmalarına ve insanlara olumsuz bireyselleşmeyi salık vermelerine yönelik bir eleştiri getirildi. Dolayısıyla, hedeflenen postmodernist kişilikler ve onların yarattığı sanat ve düşünce çalışmalarıdır. Bugün için, mimarlıktan edebiyata oldukça geniş ve farklı alanlarda postmodernist çalışmalarla karşılaşıyoruz. Bu çalışmaların toplumsal-insanda yarattığı olumsuz bireyselleşme oldukça aşikarken, postmodern durum eleştirisi yapan ve bu yönüyle postmodernizm çağını ele alarak, bunu tespit eden belirli düşünürlerinde (yine onların belirli bakış açılarını eleştirirken) postmodernist olarak anlaşıldığı bir ortamda, onların postmodern durum eleştirilerinden öğrenmek gerektiğini hatırlatmak gerekir.

-Tufan Bozkurt

[1] Bruno Latour (2008), Biz Hiç Modern Olmadık.

[2] Jürgen Habermas (1990). The Philosophical Discourse of Modernity :Twelve Lectures.

[3] Chomsky on Science and Postmodernism https://www.youtube.com/watch?v=OzrHwDOlTt8&ab_channel=axisaudio

You may also like